YELKENLİLER / 2-3-4 Nisan 2015 Hazırlık, Yolculuk ve Dönüş Güncesi

İş çıkışı koşarak eve geliyorum. Hemen uyumak istiyorum, sabah çok erken kalkıp 5.25 uçağına yetişmem gerekiyor. Yekta Kopan’ın hayali peşinde, bir öykü kahramanının izini süreceğiz. İki Şiirin Arasında’da yer alan “Öğretmen” öyküsünü okuyorum bir kez daha. Altını çizdiğim satırlardan, öğrencilerine mektubu sevdirmeyi isteyen, aşk sayesinde kâbuslara dayanabilen, karısını kitaplardan damıttıklarıyla seven, okuyunca aklı başından giden ve yaşadığı kitapların içinden asla çıkmak istemeyen ince-uzun edebiyat öğretmenine yol alıyorum. Bir de onun öğrencileri var, çıkılacak yolculuğu anlamlı ve değerli kılan. Savaşı kitaplardan değil yaşayarak öğrenen çocukların kütüphanesini büyütmeye gidiyoruz.

Processed with VSCOcam with a6 preset

İzzetiye ile Ataşehir girişinde buluşuyoruz, Eda’yı eşi getiriyor, tanışıyoruz. Arabadayken Eda’nın telefonu çalıyor, yarım saat önce yanımızdan ayrılan eşi arayıp onu sevdiğini söylüyor, gün çok güzel başlıyor.

3.40’da Sabiha Gökçen Havalimanı’ndayız, Doğan, Mehtap ve Cansev yoldalar, onları beklerken sohbet ediyoruz.

İzzetiye, olgun bir gün ışığı güzelliğinde, sakinliği ve tane tane anlatımı sabahın ritmine uygun. Hafta içi erken uyanıp, iş yerine gitmeden önce bir kafede kitap okuduğunu anlatıyor, yanında olmak huzur veriyor. Eda ise evlilik hazırlıklarından bahsediyor, pike ve yorgan lafı geçince huzurum daha da artıyor. Eda’nın annesi ve Tutunamayanlar’ın aynı cümlede geçmesi hoşuma gidiyor. Her gencin göğsüne sıkıca bastırdığı kitabın, bir gün annesinin evinde kahve altlığı olarak kullanıldığını öğreniyorum. Aksaray’daki o eve girsem nasıl kokacağını tahmin edebiliyorum, temiz, sabun kokulu. Zaten Eda benim liseden arkadaşım gibi, çok yakın ve tanıdık.

Processed with VSCOcam with a6 preset

Uçağa binmek için kalktığımız sırada Mehtap’lar havalimanına varıyor. Doğan ve Cansev’le ilk kez uçakta karşılaşıyorum. Pilot uykulu sesiyle konuşuyor, bir hostes belli ki çok mutsuz, rutin işleri yaparken iç çekiyor. Biraz uyumaya çalışıyorum. İzzetiye ve Eda yapacağımız söyleşi için notlar alıyor.

Tam uyuyamıyorum ama gözlerim kapalı. Bir ara gözlerimi açıp dışarıya bakıyorum, saat 6.00 gibi gün doğuyor. İzzetiye ve Eda’nın da güneşin doğuşunu izlediğini fark ediyorum. Dünyanın bizim küçük hayatımızın bütün dertlerinden apayrı ve görkemli bir ömrü olduğunu hissediyorum. Ufuktaki kırmızı, turuncu, sarı, yeşil ve maviden kutsallık biriktiriyoruz hep birlikte. Uyumak istemiyorum artık.

İzzetiye’nin çok güzel yazan bir kalemi ve kırmızı kaplı defteri var. Önce Eda bir şeyler yazıyor deftere, el yazısı dikkatimi çekiyor. Sonra ben yazıyorum ve bir de uçurtma çiziyorum.

Antakya’ya beklediğimizden erken varıyoruz, gökyüzü beyaz. Yol boyu palmiyelerin sıralandığı güneyli bir şehir burası. Dağlarla çevrili. İnsanların sesi gırtlaktan değil ruhlarından geliyor sanki, mistik havası bundan belki de.

Otele yakın yerde iniyoruz, on dakika yürüyoruz. Bir ara önünden geçtiğimiz dükkânın kuytu yerinden serin bir koku geliyor, dönüp baktığımda içerisi karanlık, toptancı market, şu beş kiloluk ayçiçek yağlarının satıldığı cinsten. Hafızamda karşılığı bulunan çoğu kokuyu taşrada edindiğimi düşünüyorum, bir hazine gibi paha biçilemez kokular.

Processed with VSCOcam with a6 preset

Billur ve Gülda, bizden bir gün önce gelmişlerdi, otelde bizi bekliyorlar. Lobideki Turgay Bey güler yüzlü ve samimi. Otele giriş 12.00’de yapılsa da bize oda ayarlayabilecekler ama Gülda’nın uyumamıza izin vermeyeceğine eminiz. Kahvaltı için terasa çıkıyoruz. Gülda kuşlar gibi konuşan bir kadın, sesi ve saçları çok güzel, aklı doğurgan. Mehmet Hocadan, ailesinden bahsediyor. Otel görevlisi İmat Bey geliyor, bize kahve söylüyor. Antakya’ya özgü bir tadı var kahvenin, sert ama güzel. “Kuyu” ve “Sessizlik” sözcüklerinin çağrışımlarıyla ilgili çocuklarla söyleşi yapmamız gerektiğinden bahsediliyor, Mehtap dersine çalışmış, çantasından notları çıkartıyor. Sanırım Mehtap, Didem Madak’a benziyor, şu dizeleri o da yazabilirdi gibi geliyor: “ Bu mahalleye Cenevizlilerden kalmışım/ Bir elli altı santimlik bir kule olarak/ Ferman tarihinse/ Göğe doğru uzanan bu beden de bizimdir icabında.” Bu söyleşiye karşı çıktığımda beni motive etmeye çalışıyor Mehtap, Billur biraz sinir oluyor bu çıkışıma ama ona çok ilişmiyorum, Athena gibi bir kadın çünkü, hatta daha çok küçükken bile, mesela kovasıyla oynarken mızıkçılık edenin kafasına küreğiyle vuracak biri. İç sıkıntısıyla defterime bakıp ne anlatayım ben şimdi bu çocuklara derken, Gülda kurtarıyor beni, kütüphane işinde kendisine yardım edebileceğimi söylüyor.

Processed with VSCOcam with a6 preset

İlk geldikleri güne dair birkaç şey anlatıyor Gülda’lar. Ben Sana Mecburum’u okuyan görme kaybı yaşayan kızı, “Bizim için mi geldiniz?” diye soran güzel çocuğu, kitap kolilerinin içinde Turgut Uyar’ın çıkması için nöbet tutan Dilay’ı ve nasılsınız diye sorduklarında, onları, “Heyecandan uyuyamadım,” diye cevaplayan Mehmet Hocayı.

Mehmet Hoca bizi almaya otele geliyor. İnce, uzun boylu, beklediğimden daha genç, dilinden her an bir şiirin dizesi dökülecekmiş gibi konuşan ve dostlukla gülümseyen biri. Arabadayken öğrencilerinden konu açılıyor, güzel ve hüzünlü şeyler anlatıp, duygulanınca, “Ağlamaktan mı başlayacağız böyle?” diyor. Lafı değiştirince, bir süre sonra konu eşine duyduğu aşka geliyor. O anlattıkça, “Yalnız aşkı vardır aşkı olanın/ Ve kaybetmek daha güç bulamamaktan” dizeleri düşüyor aklıma.

Okula ulaştığımızda hazırlıkların güzel telaşına tanık oluyoruz. Okulun bahçesi sevinçli, büyük bir boşluk gibi, hayallerle doldurulmaya müsait.

Processed with VSCOcam with a6 preset

Bu şehrin ışığı çok güzel, kütüphaneye girdiğimizde arkaya bakan pencereden güneş vurup, bir öğrencinin annesinin beyaz ipeğe işlediği, “İpekli Mendil Kütüphanesi” yazılı tabloya düşüyor. Atmosfer sarı sıcak. Herkes çalışmaya başlıyor, Gülda işbölümü yapıyor. Eda hemen kızları etrafına toplayıp bir yandan onlarla sohbet ediyor, bir yandan onlara yardımcı oluyor. Bir öğretmen yakın zamanda ayağını kırmış ama acısına aldırmadan kitapları taşıyor öğrencilerle birlikte. Fotoğraf çekiyorum, yavaş yavaş içine girebiliyorum anın. Mehmet Hocanın eski okulundan bir öğrenci de gelmiş, Muhammed. Duyarlılığı ve güzel aklı seziliyor her halinden. Diğer öğrencilere, “Ne kadar şanslısınız,” dediğini işitiyorum. Hüsne Hoca ve Onur’la tanışıyoruz sonra. Mehmet Hocanın eşi ve büyük oğlu, yüzlerine baktığımızda bin yıllık sevgi hissediyoruz. Bu güzel ailenin en küçüğü Ulaş var bir de ama henüz bize katılıp katılmayacağına karar verememiş, dört saatlik beden eğitimi dersinden mahrum kalmak istemiyor, bir umut bekliyoruz onu.

Processed with VSCOcam with m6 preset

Kızlar kitapları raflara yerleştirirken, erkekler de yazar fotoğraflarını duvarlara asıyor. Duvarda yüzünü gördüğüm ilk yazar Tezer Özlü, sonsuz gülümsüyor. Onu öyle görünce, o kadar da mutsuz biri olmadığını düşünüyorum. Resim hocası var, çok hoş bir kadın ve titiz. “Cetvel getirin,” diyor, “Yamuk olmasın.” Nakış gibi diziyorlar duvara şair ve yazarları. İki çocuk Oğuz Atay’ı asıyor ve dönüp, “Böyle iyi mi abla?” diye soruyorlar, “Bence çok güzel oldu, neden sordunuz?” diyorum, aynı hizada duvardaki yazarları gösterip, “Başka yerde mi olsa acaba, diğer üçü yabancı,” diyorlar. Yaptıkları işteki özeni ve ciddiyeti fark ediyorum, Oğuz Atay’ı rahat ettirmeye çalışıyorlar ellerinden geldiğince. Biri, “Yekta Kopan’ı asalım mı?” diyor, en yukarıda güzel bir yeri gösterip, öbürü, “Onu en sona bırakalım,” diyor, bir ritüele çevirmek istiyorlar fotoğrafını asmayı. Masada Sait Faik duruyor, hemen başucunda kalın kaşlı, bıyıkları yeni çıkmış, esmer bir çocuk. “Sever misin Sait Faik’i?” diyorum, başını evet anlamında sallıyor. Elinde onun portresiyle bir fotoğrafını çekiyorum bu Sait Faik kahramanı çocuğun.

Processed with VSCOcam with a6 preset

Processed with VSCOcam with a6 preset

Processed with VSCOcam with a6 presetCansev bol bol fotoğraf çekiyor, “Hadi kızlar bir poz verin,” deyince kıkırdıyor hepsi. Suda seken küçük serçe gibiler, incecik bilekleri. Kameraya gülümserken, “Şiir,” diyoruz hep beraber.

Herkes işi bir ucundan tutmaya çalışıyor, bir ara Mehtap ve Eda ile kenarda duruyoruz. Uzun boylu çocuklardan biri asmaya çalıştığı çerçeveyi kütüphanenin arkasına düşürüyor. Bizle göz göze gelince daha da utanıyor, Mehtap çocuk üzülmesin diye yanına gidip, “ Boş ver! Demek orada olmaması gereken bir yazardı,” deyince çocuk, “Yaşar Kemal hocam, Yaşar Kemal!” diye çıkışıyor. Mehtap da, “Ne! O zaman hemen çekin kütüphaneyi,” diye salık veriyor. Hayatın gerçekliğindeki anlam karşısında edebiyat ne kadar yetersiz diye düşünüyorum. Yazarlar ayrı ama her şeyden, hayatın kendisinden bile daha değerli onlar.

Okul bahçesinde hazırlıklar sürüyor, hayal edemediğimiz kadar güzel her şey, uçurtmalar, müzik grubu, maç yapmaya hazırlanan çocuklar ve tamamlanmasına az kalan kütüphane.

Yelkenliler-6

Bir kız geliyor yanıma, “Ne yazıyorsun sen habire?” diyor. Adını soruyorum, “Zarif. Ama arkadaşlar bana böyle seslenmez,” diyor. Ben sormadan anlatıyor, “Soyadımla çağırırlar beni, ‘Curi’ derler.” Ben bunları not edince gülüp, adının anlamını da yazmamı istiyor, “Zarif, yaz kış açan ve çok güzel kokan gül demek.”

Arkadaşlarının adını soruyorum, sırasıyla sayıyor: ”Nedim, Dilay (şiir çok sever o), Emre, Merve, Raife, Funda, Seher, Narin, Elmas, Pelin, Verda, Selma, Mine, Metin, İsmail…” O sırada bir çocuk geliyor yanımıza, çok fırlama belli, “Bu da Ali” diyor, “Önce ben Almanya’ya gideceğim, sonra da o gelecek yanıma.” Kaçıncı sınıfta olduklarını sorunca gülüşüyorlar, Ali daha sağlam olsun diye çift dikiş yapıyormuş, mühendis olup kendi arabasını yapmak istiyormuş. Ben notlarımı alırken “Ali çok yakışıklı, gözleri ne güzel” yazıyorum. Zarif neredeyse okuyacak, yazımı çözemiyor neyse ki ama Ali yazdığımı görünce, “Başkahraman oldun yine,” diye takılıyor Ali’ye. Çocuklara madara olmamak için yakışıklı lafını karalıyorum ve defterimi Zarif’in ulaşamayacağı bir yere saklıyorum.

“Yekta ne zaman gelecek?” diyor Zarif aniden.

“Gelmedi daha,” diyor Ali, benim şaşırdığımı fark edince de açıklama yapıyor, “Yekta Kopan değil, bizim arkadaşımız Yekta!” Gülüyoruz.

Yekta Bey o sırada yolda, Ayçin’le birlikte ulaşmak üzereler. Çok acıkıyoruz. Doğan bize kantinden tost ısmarlıyor, yanında ayran. Sessizlik ve Kuyu söyleşisinden yırttığımız için şanlıyız.

Bahçe doluyor. Görülen, tek tek öğrencilerin yüzleri, gözleri, saçları, kıyafetleri değil; hepsinin oluşturduğu rengârenk, o ahenkli, güzel kalabalık. Onların neşesiyle kendimize geliyoruz. Yekta Bey kısa bir konuşma yapıyor, sonra sözü okulun müzik grubu Merkez’e bırakıyor, Mavi Işıklar’dan “İyi Düşün Taşın” şarkının adı, herkes dans ediyor. Çocukların uçurduğu gökyüzündeki uçurtmalar eşlik ediyor bu büyülü ortama, az önce futbol maçı yapanlar turuncu ve fosforlu yeşil formalarıyla en arkada.

Processed with VSCOcam with a6 preset

Processed with VSCOcam with a6 preset

Processed with VSCOcam with a6 preset

Şarkı bitince Yekta Bey, “çok kısa konuşması” şartıyla mikrofonu okul müdürü Mehmet Kaynak’a bırakıyor. Bu yolculuğun kahramanlarından biri de genç okul müdürü. Tüm içtenliği ve nezaketiyle konuşmasına, “Sevgili gençler ve edebiyata gönül verenler,” diye başlıyor. Sonra Yekta Bey bizleri çağırıyor, ipe serili çamaşırlar gibi diziliyoruz merdivenlere, her anlamlı sözle mutlulukla havalanıyoruz. “Hadi gel ağla,” diye Mehmet hocayı çağırıyor sonra, ince-uzun edebiyat öğretmeni geliyor, sarılıyorlar sımsıkı. Bu dostluğa tanık olan çocuklar coşkuyla sarsılıyor ve sevinçten ağlayanlar oluyor.

Processed with VSCOcam with a6 preset

Okul bahçesindeki çardağa gidiyoruz, yıllardır görmediğim o büyülü mekâna. İmza için sıra gittikçe uzuyor. Öğrencilerden Seda fotoğraflarımızı çekiyor, içtenlikle gülümsüyor bizlere. Bir kadın yaklaşıyor, öğretim üyesi Berna hanım, yanında kütüphanemizin adını has ipek üzerine bir tabloya işleyip armağan eden ipek ustası başka bir kadın daha var. Mayısta açacakları yer için katılım konusunda destek bekliyorlar ve İpekli Mendil için bir şeyler yapmayı istiyorlar. Hayatı dönüştürecek güçte oldukları umutlu yüzlerinden ve kendinden emin hallerinden anlaşılıyor.

İmza günü devam ederken Gülda tedirgin, kütüphaneye gidip raflardaki sıralamayı kontrol etmemiz gerektiğini söylüyor. Kitapları kontrol ederken Elmas dalıyor içeri, önce gözleri sonra gülüşü kazınıyor aklımıza. Bizim Mehtap’a nasıl uçurtma uçurulması gerektiğini anlatmış uzun uzun. Biz kütüphanede kitaplara bakarken de dışarıda halay çekip oynuyorlarmış, “Eda abla bir oynadı, bir oynadı,” diyor ve Mehmet Hocanın, “Özellikle Gülda Hanımı da al gel,” dediğini söylüyor. Bizi yerimizde oturtmayan Gülda’ya sevgilerimizi sunuyoruz bu vesileyle.

Processed with VSCOcam with a6 preset

Bir çocuk yanaşıyor, adı Lokman, ilk üç sayfası doldurulan kareli bir defteri uzatıp, “Sizlerden birini bulmamı söyledi Yekta Kopan. Okur musunuz?” diyor. Beni biraz yalnız bırakabilirse okuyacağımı söylüyorum. Uzaklaşıyor, az öteden beni süzüyor. Öyküsünün bir yerinde, “Dertsiz başıma dert almıştım aşk adında” yazıyor. “Aşk” isimli şiirinde de, “Mazlumlara zulüm edilen bu dünyada/ Bir ışıksın sen aşk bana/ Rüyalarımı süsleyen bir ışık gibi/ Dolanırsın her an aklımda,” dizeleri yer alıyor. Çağırınca koşarak geliyor, yazdıkları üzerine konuşuyoruz, şiirini daha çok beğendiğimi söylüyorum. “Başka şiirlerim de var, getireyim mi?” deyip fırlıyor. Öbür şiirlerini de çok beğenince, “İsterseniz sizde kalabilir defter,” diyor. Bazen insan ne yapacağını şaşıyor.

Çocuklar dağılmadan önce bol bol fotoğraf çektiriyoruz, bizlere de imzalatıyorlar kitapları. Billur, Turgut Uyar’ın Dilay’ına “Üçüncü Yeni sen olacaksın!” diyor.

Tepsi kebabı geliyor, öğretmenler odasında yiyoruz, çay içiyoruz. Sonra kütüphanede güzel bir sürpriz bizi bekliyor, İpekli Mendil pastası, yanında ipekli eşarplar hediye ediliyor. Narlıca Anadolu Lisesi İpekli Mendil Kütüphanesi’nde son bir toplu fotoğraf çekiliyor. Mutluyuz, hem de çok. Saat dört gibi okuldan ayrılmak üzereyken, Mehtap’ın önerisiyle okulun merdivenlerinde fotoğraf çektiriyoruz. O gün tanıdığımız insanların kurdukları alçakgönüllü hayatlarını, neşeleri ve kendi küçük dertlerini kabullenerek nasıl da güzel yaşadıklarını düşünüyorum. Büyük şehirde olmak çiğliği ve yalnızlığı da getiriyor beraberinde.

Yelkenliler-10

Serviste en arkaya otuyorum, böylelikle herkesi görebiliyorum. Mehtap, Gülda, Billur bir şeyler konuşuyor, onlara bazı sıfatlar yakıştırıyorum. Gülda fısıldayan, Billur fokurdayan, Mehtap fıkırdayan bir kadın. İzzetiye sakin görünse de hınzırlığıyla, Eda saçına bağladığı beyaz ipek şalla tüm güzelliğiyle, Cansev bahar kokan en genç haliyle yanımda. Mehmet Hoca en önde oturuyor. Hüsne Hoca, Onur ve Ulaş’la iki kişilik koltuğa sığışıyor, dünyaları büyük bir ağacın güneş kokulu kovuğu gibi. Doğan yorgun, pek sesi çıkmıyor, bazen kendisine laf atılınca karşılık veriyor. Yekta Bey geliyor sonra yanımıza. Yol boyu konuşuyoruz, hiç bitmeyecek bir yolculuk başlıyor.

Processed with VSCOcam with a6 preset

İlk durağımız Saint Pierre Kilisesi, Hristiyanlığın ilk kilisesiymiş. Önce Onur’dan dinliyoruz hikayeyi. Onur melez ırkına has güzellikte, aklı ışıldayan biri. Ulaş ise sarılma isteği uyandırıyor bende, bir ara kiliseden çıkarken elimi tutuyor, sonra hemen çekiyor, annesi sanmış beni. Hüsne Hoca dünyanın en çok sevilen kadını sanırım, eşi ve oğulları için bir Tanrıça. Kilise çıkışı merdivenlerden inerken hikayeyi bir de Yekta Bey’in omuzlarından kavradığı Ömer’den dinliyoruz, “Abi bu kilise Hristiyanlığın yayıldığı yer. Burada çocukları ‘Babtiz’ ediyorlar,” diyor. Hikayeyi heyecanla anlattıktan sonra, Allah’a emanet olun, diye uğurluyor bizi Ömer.

Processed with VSCOcam with a6 preset

Yelkenliler-12

Dünya’nın ilk aydınlatılan yolundayız, “Herot Yolu” çok köhne geliyor bana. Trafiğe kapalı ve ağaçlarla çevrili olarak, boylu boyunca asılmış renkli ışıklarla aydınlatıldığını hayal ediyorum. Biraz sonra Abdullah’ın öldürüldüğü yerden geçiyoruz ve eylemlerin başladığı Uğur Mumcu Bulvarına varıyoruz. İçimiz burkuluyor, susuyoruz.

Hüzün içten içe büyürken, Mehmet Hoca elinde rengârenk zarflarla geliyor yanımıza. 24 Kasım’da kendisine öğrencilerinin yazdığı mektupları veriyor Yekta Bey’e, okuyoruz beraber. Bir tanesi “Abicim,” diye başladığı mektubuna, “Sen beni hatırlamazsın belki. Ben çöp tenekesinin yanındaki sırada oturan öğrenciyim,” diye devam ediyor. Çok fazla geliyor bu hepimize, insan bakışlarını nereye kaçıracağını bilemiyor. Bir başkası, “Ters dönen kaplumbağa gibiydim, siz beni düzelttiniz,” diyor. Yekta Hoca şakayla karışık bize sitem ediyor, bana hiç böyle şeyler yazmıyorsunuz diye. İyiliğe, güzelliğe, dostluğa ve emeğe dair ne yazsak eksik kalacağından yazamıyoruz diyeceğiz ama liseliler kadar cesur değiliz. Yol devam ediyor, güzel bir yere varıyoruz.

Dağ ve nehir…Kalabalığın, hızın ve sığlığın uzağında telaşsız ve sakiniz. İşte, dağlar ve hep akan nehirler de var bu dünyada. Güzelim yeryüzü!

Processed with VSCOcam with a6 preset

Mehmet Hoca bir anısını anlatıyor, yol üstündeki bir erik ağacı ile ilgili. Yalnızca ağaç değil, o ağacın sahibi, yoldan geçen yabancılar ve eşiyle yaptığı yolculuklar hakkında da. Her şeyden güzel bir hikaye içindeler, üstelik bunun mutlulukla farkındalar.

Kısa bir süre sonra başka bir yerde daha mola veriyoruz, herkesin gözü doğadan yansıyan yeşile çalmış sanki. “Kayahan ölmüş,” diyor birisi, içimizde bir şeyler kırılıyor. Doğa tüm görkemiyle karşımızda dururken, insanlar birer birer göçüyor.

Ayçin çok güzel bir kadın ve ünlü oyuncu ama alçak gönüllükle bir tek Antakya’ya gelin geldiğinin altını çiziyor. Hep bir ağaçtan ve o ağaç altında tutulan dileklerin gerçekleştiğinden bahsediyor. Musa Ağacı. Gövdesi öyle büyük ki on kişi aynı anda sarılabilir ona. İçinde kocaman bir oyuk var, meğer büfe işletiliyormuş zamanında. Hikayeleştirince komik ama ağacın suçu ne diye düşünüyor insan, bambaşka hikayelere yakışacakken bu coğrafyanın talihsiz hikayelerine konu oluyor. Ama kadınlar var işte, onun altında tuttukları dilekler, ettikleri dualar… Ben edebiyatın yardımıyla iki dileğimi bir cümle içinde kurarak diliyorum, Billur, “Bira içtik, kabul olur mu?” diye soruyor. Hemen oradaki çeşmeden avucumuzun içiyle su yudumluyoruz, böyle anlarda hissedildiği üzere, bir duyumsayış, güzelce ürperten bir varoluş şeklinde beliriyor rüzgâr.

Processed with VSCOcam with a6 preset

“Sezar’ın Yazlığı”nın olduğu yere gidiyoruz. Onur mekan ile ilgili teknik bilgi veriyor, Mehmet Hoca ise Kleopatra’dan bahsedip yeni bir hikaye anlatıyor. Yekta Bey, hocaya takılıyor; Mehmet Hoca hikayelerle hayatı güzellemeye bayılıyor.

Anadolu’da var olabilen tek Ermeni Kilisesi’ni görüyoruz sonra. Yakılmaktan kurtulan, o yıllardaki Ermeniler için bir sığınak. Gittiğimizde açık değil, iki gün sonra Paskalya olduğunu öğreniyoruz. Bu uzun yolculuktan sonra, “Hadi gidiyoruz, bu sefer içmeye!” deniliyor.

Öğretmen öyküsü, “Antakya’da rakı sofrasındayız,” diye başlıyor, biz de hikayemize Kuzeytepe’deki masada devam ediyoruz. Mezeler harika, kadeh tokuştururken Ahmet’ten, Abdullah’tan, İsmail’den bahsediliyor. Hemen arkamızdaki televizyonda adliyeden yaka paça atılan avukatlar gösteriliyor, oysa birkaç gün sonra Avukatlar Günü. Ömrümüzün en güzel yılları berbat bir siyasi iklimde geçiyor. Kederi defetmek için içki yetmiyor, açık havada sigara molası veriliyor. Hemen öncesinde Yekta Bey, Ulaş’ı kırmayıp, “Sid” taklidi yapıyor. Onur, “Annem benim dinimdir,” deyince her şey mümkün olmayan bir güzellikte ve gariplikte görünüyor.

Processed with VSCOcam with a6 preset

Yekta Bey yanına çağırıp, “Bak,” diyor, başımı çevirince bebekler için tahtadan tekerlekli iki beşik görüyorum, biri pembe diğeri mavi battaniyeli. Öyle içten ve kendiliğinden bir güzellikle başlıyor gece. Gökyüzünde dolunay var.

O gecenin kahramanı Ulaş daha on iki yaşında. Asa Lind hikayelerini kitapların isimlerinden uydurup sınıfta anlattığını, daha üç yaşındayken doğaçlama şiirler okuduğunu, en sevdiği öyküde “yok ne demek” onu anladığını, Ezginin Günlüğü’nü (ve daha sonra Yeni Türkü’yü de) çok sevdiğini, Manga’dan Özgür’ün hayranı olduğunu öğreniyoruz. Adnan Binyazar’a selam yolluyoruz hep beraber. Sohbetin bir yerinde Yekta Bey’in hakkında söylediği güzel sözlerle duygulanıp ağlamaya başladığını ve bir anda yeleğinin içinde sakladığı “At Kadehi Elinden” şarkı sözlerini çıkarttığını görüyoruz. Şaşırıyoruz. Bu güzel çocuğa, “Bir kişi bile olsan dünya yüzünde beni yaşamaya çağırıyorsun,” demek geliyor içimden. Yitirdiğimiz bir şeyi bulmak istiyoruz, bir zamanlar umutlu olduğumuzu hatırlamak. Şimdiyse hikayelerimiz var, yeniden yazılmayı bekleyen düşlediğimiz hayat bir de.

Kahvelere geçiliyor, burada kahveler hep çay bardağıyla geliyor, adı Süvari. Yekta Bey’in önerisiyle oyun oynuyoruz, neden bu bardağın adı süvari diye soruyor, herkes bir şey söylüyor. Mehmet Hocanın “Urfa’nın Etrafı” türküsünü söyleyerek evlenme teklifi ettiğini öğreniyoruz.

Masadaki dostlarımızla ortak hafızamıza kazınacak güzel bir anı paylaşıyoruz. Bir ara konu üniversite sınavından açılıyor, çocukları bildikleri öğrencileri için neyin doğru olacağı konusunda kaygılılar, onlara yol gösterici olmak için uğraştıkları belli. Sohbetimiz devam ederken, bir yandan da şarkılar söyleniyor. Sesi de kendi kadar güzel bir kadın Mihriban’ı söylüyor, “aşk deyince ötesini arama/ her nesnenin bir bitimi var ama aşka hudut çizilmiyor,” bölümünde eşine dönünce gözleri, aşk özgürlüğe dair oluyor bir anda. Ruhumuza işleyen incecik hüzün canımıza değiyor. “Huysuz ve Tatlı Kadın” söyleniyor, sonra Yekta Bey’in babasının çok sevdiği “Şimdi Uzaklardasın”ın ardından kederli bir sessizlik beliriyor.

Otele dönüyoruz, Eda erken uyuyor, ertesi sabah 7.00’de uçağı. Biz terasta oturuyoruz, çoğumuz neredeyse yirmi dört saattir uykusuzuz. Yekta Bey bize duygularımızı soruyor, herkes çok huzurlu, oradan ayrılacağımız için hüzünlü de. “Keşke birkaç dakikayı ipek mendillere sarıp saklasaydım,” diye bir dizesi var Didem Madak’ın, böyle anlar için yazılmış olmalı. Gülda, “Belki de yapmak istediğim şey budur,” deyip yeni hayaller kurmamızı istiyor, Billur eteğindeki taşları döküyor, biriktirdiği anıları bizimle paylaşıyor, İzzetiye yolculuğun hayallerinin de ötesinde olduğundan, Mehtap güzel insan kokusundan bahsediyor. Cansev’in mutluluğu, Doğan’ın uykusuzluğu gözlerinden okunuyor. Barsan’ı anlatıyorlar bir ara, ben kütüphanede olduğumdan görmedim ama otistik bir çocuk şarkı söylemiş. Şarkı bitince tüm çocuklar bir daha diye alkış tutmuş, onun heyecanını paylaşan bir coşkuyla. Benim aklıma başka bir çocuk geliyor, imza istediğinde, “Sen bana bir şeyler yaz, cüzdanımda taşıyayım uğur getirsin,” diyorum. Heyecanla arkadaşının sırtına dayadığı küçük bir kareli kağıda, elleri titreyerek, “Sevgili Dilek abla Ben Soner Memnun Oldum 03.04.15” yazıyor. Yeni bir güne uyanacağız, biliyoruz.

Alarm çalmadan kalkıyorum, Antakya’nın havası da çok güzel, kuytu serinlikte ve gölgesi ılık, kokulu. Kahvaltı için kocaman avluya sahip bir otele gidiyoruz, eskiden sabun fabrikası olan taş binasıyla çok görkemli.

Mehmet Hocalar geliyor, “Nasılsınız,” diyoruz, “Mutluluktan uyuyamadık,” diye cevaplıyor Hüsne Hoca. Yekta Bey’in uçağı 12.00’de, erken kalkıyor. Uğurlarken arkasından çay döküyoruz, su niyetine. Yazdığı hikaye gölgeli bir mağaranın ucunda görünen ışık gibi, çoğalarak aydınlatıyor hayatımızı. Oradan hiza alıyoruz, bir de mağaranın dışı var diye oradan umut doluyor içimize.

Gülda, Mehmet Hocaya başta kimsenin inanmadığını anlatıyor, bir süre dalga geçtiklerini, hatta kitaplar geldiğinde bile Yekta Kopan’ın okula geleceğine inanmadıklarını. Bir Selamsız Bandosu hikayesi gibi diye ekliyor. Mehmet Hoca keyifle gülümsüyor. Bir kez daha bu adamın gerçek bir kahraman olduğuna inanıyoruz.

Dönüş yolundayım. Yapılacak işler var hep, meşguliyetler. Bir türlü rahat bırakmazlar. İş yerlerinde Kafkalık, Pessoalık, C.Süreyalık, T.Özlülük yapmaya devam edeceğiz. Ama yaşadıklarımızı düşündükçe çok mutlu, büyük bir ailenin fotoğraf albümüne bakarken aldığım keyfi duyuyorum. Bir de o çocukların hayatımızdan, bir Akdeniz şehrinin kıyısından pırıl pırıl yelkenlileriyle geçer gibi geçtiklerini biliyorum. Öyle bir şehre yine geri dönebilmek için uygun bir rüzgâr çıksın diye bekleyeceğimizi de.

Dilek Türker

05.04.2015, İstanbul

Processed with VSCOcam with a6 preset Processed with VSCOcam with a6 preset

IMG_0533

Reklamlar

YELKENLİLER / 2-3-4 Nisan 2015 Hazırlık, Yolculuk ve Dönüş Güncesi” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s