Narlıca İpekli Mendil Kütüphanesi: “Türkiye Kadar Bir Çiçek”

 

Processed with VSCOcam with a6 presetBazı şehirlere gitmeden arkadaş olursunuz. Antakya da böyleydi benim için. Sevdiğim çok insan da Antakya’yı severdi. Yine sevdiğim çok insan oralıydı. Hele gençken, öğrenciyken memleket dönüşlerini beklediğimiz Antakyalılar olurdu yurtta ve öğrenci evlerinde. Gazete kâğıdı örttüğümüz masalar acının, tatlının ve zeytinyağlının nefis kokularıyla dolardı o zaman.

İşte uçaktan iner inmez zaten tanıdığım ve sevdiğim ışıklar içindeydim.

Kapıda beni Hüsne Hoca, Mehmet Hoca ve oğulları Ulaş karşıladı.

Mehmet Hoca ile bir süre deyim yerindeyse halat çekmece oynadık çünkü kesinlikle sırt çantamı taşımak istiyordu. Tabii ben başıma geleceği iyi bildiğim için -çünkü Antakyalı olmayı biliyordum- iki elimle sıkı sıkı tuttuğum sapı bırakmadım. Mehmet Hoca bunun acısını şehirde kaldığım öteki zamanlarda çıkardı ve çantamı bir daha sırtımda göremedim.

Akşam yemeğinde sevdiğim kokuların yanında masada eski bir arkadaş gibi nar duruyordu. Nar bizim yoldaşımızdır. Ondan ayrılamayız.

Sabah erkenden doğruca Narlıca İpekli Mendil Kütüphanesi‘ne gittik.

Kütüphane, İpekli Mendil isimli o güzelim kitabı çıkaran arkadaşların emeği ve desteği ile çiçek açmış. Gerekli donanımları sağlamışlar, kitapları toplamışlar. Bütün bunlar büyük işler lakin Mehmet Hoca ve öğrencileri olmasa burası bu kadar güzel ve anlamlı olmazdı. Onlar kütüphanenin ruhu ve nefesi olmuşlar.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Raflarda iki bini aşkın kitap var. Oğuz Atay, Ursula Le Guin, Melih Cevdet, Cahit Zarifoğlu, Ece Ayhan, İsmet Özel, Bulgakov, Platonov, Tolstoy, Carver, Sinan Sülün, Behçet Çelik ve Sevim Burak sırt sırta duruyor. Masalarda edebiyat dergileri var. Okuldaki her sınıftan giren çıkan, sohbet eden, gülen şakalaşan eksik olmuyor içeride. O bildiğimiz sıkıcı kütüphanelere hiç benzemiyor çünkü kütüphaneyi öğrenciler yönetiyor. Bir köşede birbirlerine şiir okuyanlar var. Öteki köşede kitabına gömülmüş birisini arkadaşları güldürmeye çalışıyor. Burası hem kitap okuma yeri, hem derslik, hem evin en güzel salonu, defnelerle çevrilmiş parkın bir köşesi, Asi’nin gözü, Akdeniz’in tuzu, yaz günü ikindi vakti.

Öğrencilerle uzun uzun konuşuyorum. Hayatım boyunca girip çıktığım işleri soruyorlar. Sonra birisi kaçak çay getiriyor. Bir tür teşekkür ediyorlar sanki. Anlıyorlar ki onlardan ve onların tarafından geliyorum.

Erkekler kitaplarla dolu bir hayatın içinde daha sessiz olmuşlar sanki. Kızların ses tonu daha güvenle yükseliyor. Ne yapacaklarını biliyorlar.

Ertesi gün bir mahalle mezarlığına gidiyorum.

Arkadaşlarınızın kabri biraz da sizin yerinizdir. Orada kendinize de bakarsınız.

Ahmet’e -yani aslında kendime- sessizce okuyorum Metin Altıok’u.

“Geçip gider düş gibi, bu kavkılı zor yıllar
Dar kundakta ak bebeler sevdalara dillenir

Sık dişini, yılma sakın, vazgeçme bu umuttan
Elbet bir gün insanlar hasretle kenetlenir

Gör işte o zaman, devranını küskün dünyanın
Bilinmedik cemrelerle bak nasıl çiçeklenir”

Şimdi dönme vakti. Kalbimin yarısını yine Antakya’da bırakıyorum.

Ahmet Büke

Kutuphane

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s