Eğlence ve Ağlanca Dolu Hallerimizden Çıkmaz Yaşamlara: Cevdet Kudret’in Kaleminden “SOKAK”LARIMIZ

02-Cevdet Kudretİpekli Mendil serüveninde yol alırken kitapta yer alacak yazar listesinde Cevdet Kudret ismini gördüğüm zaman aklıma iki şey düştü: Biri Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü, diğeri de kütüphanemde bulunan Türk Edebiyatı Hikâye ve Roman Antolojisi.  Ardından hızlıca bir araştırma sonucunda, roman ve öykülerinin yanı sıra araştırma ve denemeleriyle toplumcu edebiyata büyük katkılar sağlayan bir edebiyatçı ile tanışma ve bilgisizliğin utancı ile öğrenilecek ne çok şey var çaresizliği arasında gelgitli duygu ve düşünceler.

Sonunda elimde bir öykü kitabı, kitabın kapağında kim bilir hangi yüklerin, yoksunluk ve pişmanlıkların ve kısa süreli mutluluklar yaşadığının izlerini uzaklara bakan gözlerinde taşıyan yaşlı bir adamın herhangi bir sokakta duvara dayanmış siyah beyaz fotoğrafıyla bakışıp duruyorum.

Kitapta on iki hikâye var. Birkaç tanesi, yayınlandıkları dergilerde bulunup başka dillere çevrildi. Binlerce sayfa arasından nasıl bulunup ortaya çıkarıldıklarını bilmiyorum. Bir tanesi (Sokak), 1962’de Moskova’da basılan Yirminci Yüzyıl Türkiye Hikâyeleri antolojisine alındı, adı da kitaba ad olarak seçildi:

 ‘Naşa Ulitsa’ (Bizim Sokak); bir başkası (Gök Mahkemesi), 1973’te Sofya’da basılan bir Türk hikâye antolojisine alındı, onun adı da kitaba ad olarak verildi: ‘Sadni na Bogovete’ (Tanrılar Mahkemesi); bir tanesi de (Ölü Yemeği), 1961’de Amerika’da yayınlanan ‘ A Treasury of Modern Asien Stories’ (Modern Asya Hikâyeleri Seçmeleri) adlı antolojiye Türk hikâyesini temsil eden tek örnek olarak alındı, oradan başka dillere de çevrildi.

Bu dış ilgi beni yüreklendirdi; ‘oldu olacak, bari şunları bir araya toplayım’ dedim. İyi mi ettim, kötü mü ettim, bilmiyorum. Gerçek yargıyı okuyucu verecek. Beğenilirse, ne mutlu onlara; beğenilmezse, bir yana atılır, gene eski uykularına dalıp giderler.”

Aklımda Cevdet Kudret’in söyledikleri ve “bir yazar neden yazar” sorusu aklımda dolana dursun kitabın sayfalarını çeviriyorum, öyküleri uyandırmak, sessizliklerini sese çevirmek çünkü.

Kitaba giriş sayılabilecek yerde büyük harflerle Göstermelik, altında ise yan yana ve alt alta gelecek şekilde dikdörtgen biçiminde “sokak” kelimesi yazılı. Kitabın İçindekiler bölümüne tekrar göz attığımda iki bölüm var: Eğlencelik ve Ağlancalık. Eserleri arasında Karagöz ve Ortaoyunu ile ilgili çok geniş kapsamlı araştırma kitapları olduğunu hatırlayınca aklıma ister istemez “Yar bana bir eğlence medet” sözleri düşüyor ister istemez.

Yar Bana Bir Eğlence Medet!

Processed with VSCOcam with se3 preset

Her ne kadar hayalimde Karagöz, dilimde “Yar bana bir eğlence medet!” sözleri olsa da Karanfil Sokağındaki Ev adlı ilk öykü bende eğlenceden ziyade trajikomik hallerin dile getirileceğini, ironinin dozunun yükseleceğinin sinyallerini veriyor. Çünkü ilk satırlarda yoksulluğun ve geçim derdinin, savaşın getirdiği sıkıntıların, barınmaktan ziyade sığınmak ihtiyacının zorunluluğu dile geliyor.

“Bakın, ev sahibiyle aramız nasıl açıldı. Bizim ev sahibi Karanfil sokağında oturur. Biz de, onun alt katında, kömürlükten bozma dairede, iki aile bir arada barınırız. Ev sahibi bakanlıklardan birinde memurdur… Biz de memuruz, ama birimiz 25, birimiz 30 liralık cinsinden, ikimizi toplasanız gene onun kadar edemeyiz. Ev sahibi hatta bir gün bana sormuştu: -Rasim Bey, demişti, çok merak ediyorum, bu zamanda bu kadar aylıkla nasıl geçiniyorsunuz?”

Ev sahibinin “bu zamanda” ile kast ettiği dönem İkinci Dünya Savaşı yıllarıdır ve savaşla birlikte geçinmek bir yana ayakta kalmak bile bir şans haline gelmiştir. Şeker 32 kuruştan 500 kuruşa, ekmeğin kilosu 9 kuruştan 30 kuruşa fırlamıştır. Ev sahibinin öykünün kahramanı Rasim’e sorduğu soru ile gösterdiği yakınlık, yazlığına giderken evini ona emanet etmesiyle artar. Bu dönem yoksulların ve orta sınıfın şehrin tadını çıkardığı nadir anlardandır. Çünkü tüm zenginler, yüksek kademedeki memurlar yoktan var etmekle övünülen Ankara’yı bırakıp İstanbul’a tatile gitmektedirler.

“…Şehir tenhalaşır. İşte o zaman, biz küçük memurlar, haziran başından eylül başına kadar, içleri yiyecek ya da giyecek dolu dükkânların, pencereleri gazete kâğıtlarıyla maskelenmiş köşk ve apartmanların önlerine, yolda acele giden kimselerce itilip kakılmadan, ayağımıza basılmadan, nedense hep yıldırım gibi hızlı giden özel otomobillerin altında çiğnenmek korkusu geçirmeden asfaltın üstünde tabanlarımız yan yana dolaşır dururuz.”

Ev sahibi her ne kadar Rasim’in özel hayatına ilgi göstermişse de, Rasim’in emanet edilen evi koruma dürtüsüyle ortaya çıkan olay Rasim’in kömürlük olan evinden de çıkarılma tehlikesini beraberinde getirir. Eve giren hırsızın yakalanması için çaba gösteren Rasim aynı zamanda ev sahibinin karaborsacılığa yol açan istifçiliğini de ortaya çıkarır.

“…Köşede bir çuval. Ağzına kadar tıklım tıklım dolu. Çuvalı boşalttık. İçinden çıkanları görünce ağzım açık kaldı. Aman efendim, neler de neler! İki top patiska (köpoğlu, biliyor ya piyasada kefen için bile patiska bulunmadığını hemen almış), dört parça halis İngiliz malı erkek elbiseliği kumaş, altı parça türlü renklerde kadın kumaşı, sekiz parça erkek gömlekliği…”

Utanma Korkusu adlı öyküde yardım istediği bürokratın kendisine iş bulacağı vaadiyle kandırılan anlatıcının bir süre sonra rastlaştıklarında iş bulmuşçasına davranması yönetici kadrosunda bulunan kişilerin iki yüzlülüklerine işaret eder.

Savaş yıllarında ortaya çıkan istifçilik, karaborsacılık ve savaş zenginlerinin ortaya çıkması ve halkın giderek yoksunlaşması ve yoksullaşması Karanfil Sokağı’ndaki Ev öyküsünü izleyen Gök Mahkemesi adlı öyküde de kendisini gösterir. Yanlış rapor düzenleyerek hastalardan rüşvet alan Doktor Ali Gür bıçaklanarak öldürülür ve ardından Zeus’un hâkimliğinde yargılanmaya başlar. Zeus’un ayakkabısı olmadığını gören Ali Gür, “Burada da pabuç kıtlığı var galiba,” diye düşünür ve ekler, “Karaborsada bulunur herhalde. Pabuç alacak kadar parası yok mu acaba? Gelirken yanıma biraz alsaydım belki işime yarardı.”

Bu öyküde Cevdet Kudret toplumun yozlaşmasına örnek olarak hem karaborsacılığın artmasını hem de rüşvet alma ve rüşvet vermenin yaygınlaşmasını göstermektedir. Toplumdaki yozlaşma o denli büyüktür ki öykü kahramanı hâkime para vermek suretiyle cezasının azaltılmasını düşünebilmektedir. Nitekim öykünün sonunda ayağındaki yaraya dayanamayan Zeus cezayı azaltmak suretiyle Ali Gür’ün ve ona yardım eden başka cehennemlik doktorun taleplerini kabul etmek zorunda kalır ki bu da otorite sahibi ve bağımsız olması gereken kurumların başındaki kişilerin de sistemin bozuk çarkına yenik düştüğü durumunu ortaya serer.

Cevdet Kudret’in öykülerinin temelini oluşturan toplumsal ve devlet otoritesine ilişkin hiciv kitabın Eğlencelik başlıklı bölümünde yer alan özellikle Hoş Geldin Victory ve Kulak adlı öykülerinde ön plana çıkmakta ve bugün bile izleklerini ve yansımalarını bulabileceğimiz tutum ve görüşleri ustalıkla anlatmaktadır. Hoş Geldin Victory öyküsü Berlin Kongresi’nden sonra İngiltere’ye dört elle sarılan Osmanlı İmparatorluğu ile İngilizler arasında bir dostluk oluşmuş ve bu dostluğun nişanesi olarak da Victory adlı gemi başkent İstanbul’a gelecektir. Bu nedenle de başkentte büyük hazırlıklara başlanır. İngilizlere yaranma çabası sonucunda yapılan hazırlıklar çöplerin toplanması ile başlamış, başıboş köpeklerin Hayırsız Ada’ya sürülmesine ve serseri çocukların camilere kapatılmasına kadar varır.

Toplumda ve yaşanılan kentte var olan her türlü başı bozukluk ve düzensizlik en azından kökten çözüme yönelik olmasa da geminin demirli olduğu günler boyunca her şeyin üstü örtülerek giderilmesini Cevdet Kudret “güleriz ağlanacak halimize” örnekleriyle çoğaltır. Bu uğurda Şehremini ve Zaptiye Nazırı birlikte canı gönülden çalışırlar. Hatta genelevlerin sağlık koşullarına uygun olması için her şeyden daha çok özen gösterilir, kadınların giyeceği elbiseler özel olarak diktirilir, her bir kadına Fransız parfümü hediye edilir. Şehremini ve Zaptiye Nazırı arasında bütün bu süreçte tek bir tartışma yaşanmıştır ki o da genelevde misafirleri ağırlayacak kadınların hangilerinin güzel olup olmadığıdır. Güzel olanların az olduğuna kanaat getirilince gizli randevu evlerinden bazı tavizler verilerek destek kadınlar getirtilir. Genelevdeki son  düzenleme de bazı evlerin erlere bazılarının subaylara ayrılması ile son bulmuştur. Subay ve erlerle ilgili ayrım konusunda Zaptiye Nazırı’nın İngilizlerin demokrasi kavramına olan bağlılıkları, görevle ilgili ast-üst ilişkisi dışında toplumsal hayatta hiçbir ayrımı olamayacağı dile getirilir. Şehremini’nin konuyla ilgili görüşleri yönetenlerin bakış açısını ve eşitlik kavramına yaklaşımını yansıtır.

“Yani çöpçünün oğlu günün birinde benim koltuğuma oturup memleket yönetmeğe kalkacak öyle mi? Onu ben zor oturturum buraya. Herkes haddini bilmeli haddini! Aman bu sözleri başka bir yerde söyleme. Böyle gâvur icadı yaban düşünceleri memlekete sokmak doğru değil. Her memleketin kendi yapısına uygun bir yönetim usulü vardır. Bizim halk böyle demokrasi filan anlamaz, sonra yüzüne gözüne bulaştırır; günün birinde hak, hukuk, anayasa, özgürlük, eşitlik filan demeğe kalkarsa iş çığırından çıkar…”

Sokak’taki devlet ve yönetim eleştirisine örnek olarak gösterilecek bir diğer öykü ise İpekli Mendil’de Jurnal başlıklı madde ile yer bulan Kulak adlı öyküdür. Öykünün kahramanı Ertuğrul Roma’da hukuk eğitimi almıştır. Avukatlık mesleğini icra etmek istemesinin yanında Hukuk Fakültesinde ceza asistanı olmayı da arzu etmektedir. Biri karnını doyuracak, diğeri ise zihnen ve manen kendisini besleyecektir. Ne var ki Ertuğrul’un asistanlık hayali annesinin İtalyan olduğunun tespit edilmesi ile çıkmaza girer. Bu çıkmazdaki başrolde çocukluğu Abdülhamit dönemindeki polisiye romanları okuyan Şube Müdürü tıpkı bu polisiye romanlarında aldığı tatları işine yansıtmaya azmetmiş bir tavır sergilemektedir. Herhangi birini izleme görevi verdiği memurların raporlarını detaylandırmalarını talep etmekte ve izleme notlarından polisiye tadında sonuçlar çıkarmaktadır. Filan kimsenin her gece saat tam on birde apteshanesinin ışığını yakması kendi nezdinde özel bir işaret olduğu anlamını taşıyabilmektedir. Sonuçta Ertuğrul’un da soruşturulmasına karar verilmiştir ve mavi pardösülü kişilerce izlenmeye başlanmıştır. Bu izleme sonunda Ertuğrul’un bütün maneviyatını alt üst etmiş, herkesin her yerde kendisini izlediği ve dinlediği sanrıları görmesine neden olur. Bir süre sonra “kulak” bile diyemez hale gelir.

Cevdet Kudret Kulak öyküsünde devlet kademesindeki kişilerin kişilik haklarına hiçbir denetim ve sınır olmaksızın müdahalesini anlatmakta, disiplin ve otoriteyi hayatının merkezine koyan Siyasi Şube Müdürü üzerinden, sınırları çizilmeyen disiplin ve otorite kullanımının doğurduğu kişilik haklarının zedelenmesini dile getirmektedir. Ona göre; yapılan sözde yeniliklerin hiçbirinin nitelik değiştirmeye değil sadece Hoş Geldin Victory öyküsünde kaleme alındığı üzere  aksaklıkların üzerini geçici olarak üstünü örtülmesine yönelik olduğu, halkın kendisini yönetme, eşitlik gibi kavramların yeterince kavranmadığı hususunun altı çizilmektedir. Bu nokta da öyküde şu şekilde dile getirilmektedir:

“Abdülhamit tahttan indirilmişti ama, onun yurt yönetimi, ufak tefek bazı değişikliklerle, hemen hemen olduğu gibi yürütülüyordu. Yıllar yılı Abdülhamit ‘in baskısı altına kalan Türkiye, sonunda o hale alışmıştı herhalde; artık onu doğal sayıyor, onun dışında başka türlü bir yönetimin bulunabileceğini hiç kimse hatırına getirmiyordu. Yapılan bütün değişiklikler, başka yöntemler koymak yolunda değil, eskisini zamanın ihtiyaçlarına göre yenileştirmekten ibaretti. Sözgelimi, “hafiyelik” kaldırılmıyor da, sadece hafiyeliğin biçimi değiştiriliyor, daha çağdaş bir hale konuyordu. “Jurnal” yine bırakılıyor da, yalnız adı değiştiriliyor, “rapor” ya da “makale” oluyordu; makale, bir çeşit açık jurnal demekti.”

Bu bölümün son öyküsü olan Terlikler, konusu  itibariyle diğer öykülerden ayrılmaktadır. Ressam Fıtrat her yıl evinde sadece eski öğrencileri, hayranları ve çalışma arkadaşları tarafından anılsa da eşi için artık bu önemini kaybetmiş durumdadır. Evde hanımlı beyli kişiler için eğlenceler ve alemler düzenlemektedir. Böyle bir geceye ilk defa katılan mühendis Kemal gece ressam Fıtrat’ın çalışma odasında misafir edildiği anda ressamın olan terlikleri görür. Vicdan ve saygıdan uzak bir ortamın yaratıldığı evde bir an tereddüt etse de bu terlikleri giyen Kemal ressam Fıtrat tarafından geçmişte hayatta ortaya koyduğu izleri ezer.

Çıkmaz Sokaklar

Sokak

Kitabın ikinci bölümü olan Ağlancalık kitaba da adını veren Sokak adlı öyküyle başlıyor. Öyküde tarif edilen sokak şehire yakın sayılabilecekse de bir o kadar da uzaktır. Adeta hayattaki her açmaz ve çıkmaz bu sokakta toplanmıştır, zaten sokağın kendisi de buna bir işarettir sanki:

“Bizim sokak İstanbul’un ta bir ucundadır. Bu, içinde yirmi kadar ev bulunan çıkmaz bir sokaktır. İlkin on ev boyunca düz gider; sonra sağa kıvrılır, orada bir bahçe duvarı ile tıkanıp kalır. Ağzı, Cerrahpaşa Hastanesi’nin yanından Davutpaşa İskelesi’ne doğru inen dik yola açılmaktadır. Belediyenin bütün uygarlık araçları onun önünden ya da çevresinden geçer, fakat içine girmez…”

Gerçekten de bu sokağın çöpleri toplanmamakta, elektrik ve suyu da bulunmamaktadır.

“Yani sözün kısası, “elektrik” denen nesne bir Tanrının evinde, bir de bakkal Bodos Ağa’nın dükkanında vardır. Evlerde petrol lambası yakılır.”

Yoksulluk ve yoksunluk tüm sokağa ve burada yaşayanların evlerine sinmiş, kabullenilmiş bir boyun eğişle burada yaşayanlar kendi hayatta kalma yöntemlerini üretmişlerdir. Bir sorunla karşıya karşıya kalındığında güç birliği oluşturmaktadırlar.

“Efkâr-ı Umumiye (kamuoyu) ve Ma’şeri vicdan (kamusal vicdan) denen şeyler bizim sokakta elle tutulacak kadar canlıdır. Türkçeye galiba Ziya Gökalp’in getirdiği bu terimler sanki bizim sokak için uydurulmuş gibidir.”

Sokak kendi kendisine tüm yoksullardan, kenarda bırakılmışlardan meydana gelen tek bir yumruk adeta tek bir varlıktır. Sokaktan, yalnızca çok para kazananlar ayrılmaktadır. Bir de öykü anlatıcısı gibiler. “Benim gibi, delikanlılık çağında şiir yazmağa başlayan ve 25 lira “asli maaş” a geçer geçmez kendisini bir şey oldum sananlar ise ilk fırsatta oradan ayrılanlar arasındadır.”  Ancak ne var ki her daim hissedilen uzaklık duygusu bazen aşılamamakta, insanın kendisini tek ortak bir duygu ve mekâna aidiyet hissi galip gelmekte ise de arada kalmışlık süregelebilmektedir.

“Fakat aradan yıllar geçtikten sonra, işte böyle, koptuğu ağacın özlemini çeken bir yemiş gibi, ne tekrar eski ağaca dönmeğe, ne de başka bir ağaca bağlanmağa olanak bulamayarak, ruhlarının saflığı bozulmuş, inançları sarsılmış bir halde, ayrılmış oldukları sokağın rüyasını görmeğe başlar. Oysa, sokak onları çoktan unutmuştur.”

Sokağın tek başına bir varlık olarak hareket edişi, Kamarot Salih’in karısının doğum esnasında yaşadığı sorun karşısında vücut bulur. Piyasasını düşürmek istemediği için 50 lira olan ücreti yerine 20 lirayı kabul etmek istemeyen doktor karşısında sokaktaki erkekler doktoru bir mermerden çember içine kıstırırlar. Bu kararlılık karşısında ise doktor gebe kadını doğurtur. Sokak,  mesleki ahlak odağını yitirmiş ve insan hayatına saygısını kaybetmiş doktora neyin doğru olduğunu hatırlatmak istemiştir.

Sokak adlı öyküyü izleyen Dikimevi ve Ölü Yemeği adlı iki öyküde özellikle yoksulluk, beslenme, aile reisi babanın ölümü veya yokluğu nedeniyle düşülen geçim sıkıntısı gözler önüne serilmektedir. Dikimevi’inde Birinci Dünya Savaşı yılları sırasında babası askerde olan öykü anlatıcısının annesi, büyükannesi ve kardeşiyle birlikte açlık ve parasızlıkla verdiği mücadele anlatılmaktadır. Önceleri giysilerini satmak zorunda kalan aile, ardından annenin ve büyükannenin her gün beş saat süreyle gidip geldikleri askerlerin üniformalarının düğmelerinin dikildiği bir dikimevinde iş bulurlar. Burada işçinin çıkardığı parça sayısına göre ücret verilecektir. Ancak öykü anlatıcısı Süleyman’ın annesi mümkün olsa da tek başına istenilen parçayı çıkaramamaktadır zira savaş ruhunu da büyük bir yoksulluğa itmiştir:

“…her düğmeye iki üç iğne eksik batırmakla insan daha çok iş yapabilir, o kadar da çok para alabilirdi; fakat annem bunu yapamıyordu. Bu elbiselerden herhangi birinin babama rastladığını,  soğuk bir havada kopuk düğmeli ceketin açık göğsünden içeriye buz gibi bir rüzgârın dolduğunu düşünüyor, o zaman elindeki düğmeye iki defa daha fazla batırıyordu.”

Süleyman ve ailesinin içinde bulundukları durum kendilerini açlıkla karşı karşıya getirmekte ve yetersiz beslenme nedeniyle zorluk çekmektedirler. Bir gün Süleyman’ın ilk defa karnının doymasına neden olacak bir yemek imkânı ortaya çıkar. Bu yılda iki defa Dikimevi’inde verilen üzüm hoşafı ile etli pilavdır. Ancak bu imkândan faydalanan çocuklar sadece Dikimevi’nin okulunda okuyan çocuklar olduğundan Süleyman ve kardeşi bir günlüğüne bu okula kaydolurlar. O gün okul nüfusu otuz beş kişiye çıkmıştır. Süleyman’ın gördüğü tablo içler gerçekten yaralayıcıdır:

“Ben şimdi öbür işçilere bakıyorum: herkes önündeki yemeği azar azar yiyor. Tabakları boşaldıkça lokmaları daha küçültüyorlar. Bunun sebebini düşünüyor ve buluyorum: yemek bitecek diye korkuyorlar.”

Ölü Yemeği adlı öyküsü kitapta açlıkla mücadele ve savaşın ortaya çıkardığı sıkıntıların çocuklar üzerindeki etkisi açısından en trajik öykülerden biridir. Sokak öyküsünde görülen Süleyman ve kardeşi, Kamarot Salih Efendi, Bakkal Bodos bu öyküde de yer almakta ve öykünün geçtiği mekânın aynı sokak olduğu ortaya çıkmaktadır.

Öykü, sakalık yaparak evini geçindiren Dursun Ağa’nın ölümüyle iki çocuğuyla bir başına kalan Gülnaz Kadın’ın dramı öykünün çerçevesini oluşturmaktadır. Adet olduğu üzere ölü eve gönderilen yemekler önce tüccar Esat Efendi’nin “Beyaz Evi”nden gelir ve bu yemek işi birkaç gün sürer.

“Öğle üzerleri üstü beyaz bir bezle örtülü tepsinin gelem saati geçince pencereden baktılar: insanlar her günkü hayatlarını yaşıyor, boş ellerini iki yanlarında sallaya sallaya geçip gidiyorlardı. O zaman gene eskisi gibi evde pişirmek gerekti. Birkaç gündür başka türlü yiyeceğe alışan ağızları Gülnaz Kadının sade suya denecek kadar az yağlı patatesini yadırgadı ise de, buna alışmaktan başka yapacak şey yoktu.”

Aile bir süre böyle idare etse de sonunda evdeki bütün yiyeceğin tükendiği bir gün gelir. Açlıktan sesleri kısılan, midelerine sancılar giren çocuklarının durumuna dayanamayan Gülnaz Kadın sonunda büyük oğluna Bakkal Bodos Efendi’den çamaşırdan kazanınca vermek üzere veresiye yiyecek almasını söyler. Ama Bakkal Bodos Efendi karısına, “Zavallılar, bundan sonra neyle geçinecekler acaba?” dese de yardım etmekten kaçınır. Açlıkla mücadelesini kaybeden büyük oğlan sonunda hastalanır. Ağabeyinin hastalık karşısındaki çaresizliği karşısında açmaza düşen küçük kardeşin anneyle yaptığı diyalog sorduğu soru hayatta kalma içgüdüsünün en trajik görünümlerinden biridir.

“Anne, ağabeyim ölecek mi?”
“Niye sordun?”
“Beyaz Ev’den gene yemek gelir mi? Diye.”

Göçmen adlı öyküde Cevdet Kudret yine yoksulluk, devlet makamında görevli kişilerin kendi çıkarlarını ön planda tutmaları ve yaşanılan sıkıntılara karşı kayıtsızlıkları, devletin yürütülmesi esnasında aşılması gereken aşamaların zorlukları ele alınan konulardandır. Hiç düşünülmeden ve gerekli hazırlıklar yapılmaksızın B…kasabasına yerleştirilen göçmenlerin yaşamak zorunda bırakıldıkları sıkıntılar anlatılmaktadır.

Göçmenler öncelikle çadırlara yerleştirilmişler ve soğukla mücadele etmek zorunda bırakılmışlardır. Soğuk, hastalıklara ve geçim kaynakları olan hayvanlarının telef olmasına neden olmaktadır. Bu duruma çare olmak için kasabaya Göçmen Yerleştirme Komisyonu gönderilir ve kasabada görevli olan devletin çeşitli kademedeki makamlarıyla birlikte çalışmaya başlarlar. Ancak bu çalışma toplantıları yeme içmelerle sürekli sekteye uğramakta ve bir türlü göçmenlere ilişkin sorunlara çözüm bulunmamaktadır. Sonunda göçmenlere yapılacak yardım için ahaliden yardım toplanmasına karar verilir ama halk konuya tepkili ve insani davranışlar ve duygulanımlar göstermekten uzaktır:

Ne diye para verecekmişim? Daha memlekete ayak bastıkları gün her şey ateş pahası kesildi. Ne idüğü belirsiz, öküzlü, arabalı bir sürü insan. Oturacak yerleri yokmuş da ev yapılacakmış. Ne iyi şey bu böyle. Evi olmayanlara bedava ev vermek de yeni mi çıktı? … Elin yabanından bana ne?…Nerdeyse kış bastıracakmış, zavallılar hala çadırda kalıyormuş. Mektup yazıp da davet etmedik ya! Buraya kimler gönderdiyse, oturacakları yerleri de onlar düşünsün!…”

Göçmenlerin durumu ise giderek kötüleşmektedir. Hayvanları yok pahasına satmakla ölümden kurtarırlar fakat insanları nasıl kurtaracaklardı? Yeryüzünde para etmeyen tek varlık insandı. Her gün bir kişi ölmektedir. Soğuk ve hastalık en çok çocukları vurmaktadır. Aralarından bir sözcü seçen göçmenler Kaymakam’a dertlerini iletmek isterlerse de üçüncü gidişlerinde terslenirler. Çözümsüzlük, devlet makamlarının işletilmemesi acı bir tablo olarak resmedilir:

“Ne acele ediyorsunuz, be adamlar? Diye bağırdı. Bütün işimizi gücümüzü bıraktık, her akşam toplanıyor, gece yarılarına kadar hep sizin işinizi görüşüyoruz. Daha ne yapabiliriz? Siz de biraz dişinizi sıkın canım!”

Ancak sonunda dayanma gücünün sonlarına gelinir. Kucağında küçük bir çocukla gece yarısı dağılmış beyaz saç ve sakalı ile köylü bir Kral Lear gibi karşılarına dikilen adam, medet umdukları devlet erkânını içkili bir sefanın ortasında görünce çöker. Kısık, acı, vahşi bir sesle çocuğu masaya yatırır ve bağırır:

“Alın! Bunu da yiyin!”

Köylünün yoksulluğu ve kendisine uygulanan vergi ve benzeri uygulamaların etkilerinin anlatıldığı, valinin yaptıracağı hastanenin parasının köylülere zorla satılan piyangodan sağlanması için yapılan baskının kaleme alındığı Eşya Piyangosu adlı öyküden sonra yer alan kitabın son öyküsü olan Öbür Ankara da Ağlancalık kısmında yer alan öykülerdeki temel izleklerin tamamını görmek mümkündür. Öbür Ankara gerçekten bir madalyonun arka yüzü gibidir. Bu öyküde yine yoksulluk, barınma, açlıkla savaş, savaşın getirdiği karaborsacılık, fırsatçılık, rüşvet gibi yolsuz davranışların yansımaları, başlık parası altında genç kızların satılması temelinde ahlaki çöküş tüm yanlarıyla verilmektedir. Savaşa girilmemiş olmasa bile ülkenin içine düştüğü ekonomik sıkıntılar öyküde ekmeğin karneye bağlanması, fabrikada çalışan köylü gençlerin kazandıkları paranın yarısından fazlasını barınma ve beslenmeye harcamaları olarak göze çarpar. Öykünün mekanı Altındağ şehirin merkezine yakın ama ondan bağımsız bir biçimde oluşmuş bir yer olarak tarif edilmektedir.

“Altındağ mahallesi, Ankara Kalesi’nin batısında başlayıp kuzeybatıya doğru telsizlere kadar uzanan nirengili tepeyi baştan başa kaplamış koca bir yerdi. Burası, asıl Ankara’dan ayrı, onun planı dışında kalmış, belediyenin değil, doğrudan doğruya halkın keyfine göre ve belediyeye inat kurulmuş ve gittikçe büyümüş ayrı bir şehir, başka bir Ankara idi.”

Ölen öküzünün yerine yeni bir öküz parası kazanmak için köyünden Ankara’ya gelen İsmail amcaoğlunu ararken üzerinde şehire ayak basmanın tedirginliği üzerindedir. Ancak mahallede ilerledikçe bu tedirginlik yerini güvene bırakır zira kendi köyünün dekoru hemen hemen eksiksiz burada bulmuştur.

“Şehir, şehir dedikleri buydu: evlerin sayısı köydekinden daha çoktu, o kadar!”

Burası İsmail’in köyünden farksız, şehir içinde ayrı bir varlık olarak meydana getirilmiş, devletin köyden kente göç eden halka yerleşecek yer sağlama görevini halka bırakarak ve kanunu dolanarak üstlendiği yükümleri yerine getirmekten imtina etmektedir. Böylece şehirlerin yanında gecekondulardan oluşan dev bir yığın meydana gelmektedir.

“Buralara ev yapmak yasaktı; bütün şu görülen yapılar kaçak olarak kurulmuştu. Burada başını sokacak bir yer kurmak isteyen kimse, kerestesini, çivisini, kerpicini bir yere yığar, sonra bir gece sabaha kadar arkadaşları ve komşuları ile birlikte çalışır, sabahleyin penceresine perde diye iki bez parçası takar, içine bir su testisi, bir şilte, birkaç da kab-kacak koyar. Artık bu bir “konut”tur, yıkılamaz; her türlü saldırıya karşı kanun  tarafından korunmaktadır. Ev sahibi, sadece, bu yapıyı izinsiz kurduğu için yirmi lira para cezasına çarptırılır; bu da  zaten bilinmektedir; para da, evin gereçleriyle birlikte, önceden hazırlanmıştır. Fakat çok dikkat etmek gerekir, sabah olduğu zaman dam da örtülmüş bulunmalıdır; örtülmeden yakalanırsa hemen yıktırılır, çünkü damsız yapı ‘konut’ sayılmaz.”

Bu tarz bir yapılaşma da beraberinde pek çok sorunu taşımaktadır.

Palabıyık, Altındağ mahallesinin Bentderesi’ne bakan yüzünde otururdu…Bentderesi, buraya gelinceye kadar şehrin bütün pisliğini, çöplerini, çamaşır çirkeflerini, lağım sularını toplar ve burada artık, içine fıçılarla mürekkep dökülmüş gibi, kapkara bir halde kıvrıla kıvrıla akar gideri; ortasındaki büyükçe taşlara çarptıkça kabaran köpükler bile beyaz değildi.”

Yukarıda anlatılan yaşam alanında yoksulluk da bir başka sorun olarak öyküde gözükmektedir. İsmail sekiz dokuz arkadaşıyla birlikte tek göz bir evde yaşamaktadır. Arkadaşları ziraat bahçesinde çalışmakta, ayda 32,5 lira kazanmaktadırlar. Bu paranın 10 kuruşu karne ekmeğine, 30 kuruşu karnesiz kaçak ekmeğe, 40 kuruşu da katığa gider. 1,5 lira da kira parası verilir. Böylece ayda 22,5 lira sadece barınma ve ekmeğe katık edilen zeytin, soğandan ibaret olan beslenmeye harcanmakta, kalan da köydekilere gönderilince elde hiçbir şey kalmamaktadır.

Öbür Ankara’da üzerinde durulan diğer bir dikkat çekici konu ise insani değerlerin ve davranışların eksikliği, paranın kişinin kendi çocuklarına bile birer “mal” olarak yaklaşmını gösteren ahlaki zafiyettir. Özellikle kızların başlık parası ile genç yaşta evlendirilmeleri günümüzde bile görülebilen sorunlardan bir olması açısından dikkat çekicidir.

“Ali Osman Çimen, çocuklarına karşı kendini hiç mi hiç bağlı saymazdı. Bulunduğu yerde gittikçe gelişen ve çiçeklerinin “polen”leri rüzgarla havaya saçılan bir meyve ağacına benzerdi: kendinden olma meyvelerden haberi yokmuş gibi yaşıyordu. Yeryüzünde onu ilgilendiren şey yalnız işi ve evleriydi.”

Ali Osman Çimen babalık duygusundan  uzak bir portre çizmektedir; kendi çocuklarından evde kalmaları ve yedikleri yemek için para almaktadır. Evlenmek isteyen büyük oğlu Kemal’den bile kira parası alır.

Kendi kızını vermek karşılığında Ali Osman’dan büyük kızı Bahriye’yi isteyen Hasan Demir ile Ali Osman’ın konuşması kadınların toplumda yok sayılmasına ve her zaman bedenleri ve varlıkları üzerlerinden fayda sağlanmasına yönelik acı bir durumun göstergesidir.

Daha ne düşünüyorsun yahu? Bir defa, ben Rukiye için bin lira istiyorum, sense Bahriye için yedi yüz istiyorsun. Öyle değil mi? Aslını ararsan, bu işte sen değil ben zararlıyım. Üç yüz lira az para mı? Ama arkadaş arasında bunun sözü mü olur? Beş aşağı, on yukarı. Adam sen de! Ben  o kadar ince hesap yapanlardan değilim.”

Bir Küçücük Sokak Olsa

Yalnizlik2

Kitabın son öyküsünü  bitirdiğimde Ali Osman’ın oyununa gelen İsmail’in ayakları altında hınçla ezilen şehir toprağı ve gözümde canlanan Altındağ Mahallesini bir süre düşündüm. Cevdet Kudret’in  bütün öykülerinde kimi zaman ironik kimi zaman da olağan çıplaklığı ve acımasızlığıyla küçük insanın gözler önüne serdiği yoksulluklar, küçük çocukların açlık ve yoksunlukla terbiye edilmeye mahkum hayatları, insanın en temel ihtiyaçlarından olan barınma ve beslenmenin kimi zaman devlet erkini elinde bulunduranlarca sömürülmesi konularını temel alan öykülerini abartıya kaçmadan, oldukça gerçekçi bir üslupla dile getirmiş. Özellikle savaş ortamının toplumları sürüklediği zorluklar ve bu ortamlarda insanların tüm değerlerinden uzaklaşması, bürokratik engellerin devam ediyor oluşu, devlet kademelerindeki kimi yer alanların otoriterilerini kötüye kullanması, kadına meta gözüyle bakılması gibi sorunların şimdilerde fazla değişmeden hala gündemde olması sanki İkinci Dünya Savaşı yıllarından bu yana toplum olarak ne yönde bir değişime uğrayıp uğramadığımızı bana derinden düşündürdü. Şehirde olup bu kadar şehirden uzakta ve itilmiş yaşantıları olan kişileri ve yoksulluğun insan ruhunda yarattığı yoksunlukları ve çaresizlikleri derin bir şekilde ama bu kadar yalın anlatabilmesi de Cevdet Kudret’in kaleminin çarpıcılığını kanıtladı. Cevdet Kudret’in “Sokak”ında vücut bulan tüm kahramanlar için aklımdan onun “Dilek” adlı şiirindeki dizeleri geçirdim, kimi zaman da başka türlü devam ettirdim.

DİLEK
Bir küçük, bir küçücük evim olsa;
İçinde bir küçük, bir küçücük halım olsa;
Bütün bunlar benim öz malım olsa
benim perdelerim
Etajerinde kitaplarım olsa.

Bir ufak, bir minicik evim olsa;
İçinde bir kadın, beni parasız pulsuz seven bir kadın
Bu kadın karım olsa!

Nerde, hangi şehirde olursa olsun,
Bir küçük, bir küçücük evim bulunsun,
Bir ufacık halım olsun yeter,
Yeter de artar bile!

Nerde, hangi şehirde olursa olsun,
Etajerim, kitaplarım olsun,
Beni parasız pulsuz seven karım olsun yeter,
Yeter de artar bile!

Billur OzekeBillur Özeke
İpekli Mendil Yazanı

Kaynaklar:
1.Sokak, Cevdet Kudret –Evrensel Basım Yayın
2.Sokak,Cevdet Kudret’in Öykücülüğü,Adnan Özyalçıner, Şubat 2010
3.Cevdet Kudret’in Yaşamından Sokak’ına Türkiye’nin Sosyoekonomik ve Politik Hallerinin Yansımaları-Macit Balık-Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Haziran 2015, Cilt: 8, Sayı: 38

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s