İthaka’ya Doğru – Ahmet Cemal

Ahmet Cemal-DokunmakMasamın üzeri kalabalık. Hayal ettiğim ama yapamadığım röportaj için hazırlanmış olan sıkıcı soruların karalandığı not defteri. Bir öykü kitabı: Dokunmak.(1) Bir roman: Kıyıda Yaşamak. Cumhuriyet Gazetesi’nden kesilmiş köşe yazıları. Yaşamdan Çevirdiklerim, Şeref Bey Artık Burada Yaşamıyor,  Bizi Yaşatanlar ve Öldürenler isimli deneme kitapları, başka başka deneme kitaplarının yazılı olduğu notlar. Üst üste dizilmiş çeviri kitaplar; Körleşme- Elias Canetti, Niteliksiz Adam- Robert Musil, Ingebor Bachmann-Malina, Stefan Zweig-Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu, Heinrich Böll-Katharina Blum’un Yitik Onuru.

Dokunmak’ın sayfalarının domino taşı gibi birbirini kovalamasını izlerken gözlerimin yakaladığı cümleleri zihnime yazıyorum. Bu cümlelere tutunmak istiyorum.

“Çok uzun zaman önce günce tutardım.”

Çehov, kendisinden öncesinin mirasını geleceğe bıraktığı satırlarla bağışlatabilirdi.

Sanat her zaman yalan söylemez mi zaten?” diye sorar Kavafis.

Gecenin bir vaktinde ölümden yaradılışa geçmişiz.”

“En yoğun düşlenen yaşam, en gerçek yaşam değil midir?”

“Evet. Çünkü resim, fotoğraf gibi değil. Fotoğraf gibi yalan söylemeye kalkışmaz. Resim, yaşananların süzülmüş halidir…”

Kitap dizilerinin en üstünde Vergilius’un Ölümü var . Diğer bütün kitaplarda olduğu gibi bu kitabın üzerinde de aynı isim göze çarpıyor Ahmet Cemal. Ne zaman okuyabileceğimi düşünüyorum Vergilis’un Ölümü’nü. Publius Vergilius Maro’nun yaşamının son 18 saati anlatılıyor ama biliyorum bana 18 saatten fazlası gerek bu kitabı okumak için. Ne de olsa bu kitapta 40 yıllık bir emek var. Bu emeğe saygı göstermem gerektiğini düşünüyorum. Aklımda Ahmet Cemal’in sözleri ve bir çevirmen olarak kendisini işine adamışlığı:

Ahmet Cemal-Vergilius'un OlumuBu romanla o yıllarda Avusturya Kültür Ateşeliği’nde karşılaştım. Orada yarım günlük bir işe girmiştim. Romanı bir haftada okudum ve ‘Benim hayatımın anlamı bu olacak,’ dedim. Başka kitaplar da çevirmeye başladıktan sonra, ancak bu romanı bitirirsem kendime çevirmen diyeceğimi düşündüm. Bu kitap, 40 yılıma anlamlı bir şey için yaşadığım duygusunu kattı. Zamanla olmaya başladığını hissettiğimde bu daha çok arttı. Ve yazarın ağzından konuşmaya başladığımı gördüm. Bir edebiyat çevirisi yaptığınızda, yazarla konuşamazsanız yapmamalısınız. Bu yüzden geri çevirdiğim çeviriler vardır.” (2)

Ahmet Cemal’in bu değerli çalışması ile 2014 yılında Hermann Broch’tan yaptığı “Vergilius’un Ölümü” başlıklı roman çevirisi ile, edebi çeviri dalında Avusturya Büyük Devlet Ödülü’ne layık görüldüğünü öğreniyorum bir haberden.

Dokunmak’ın sayfalarını tekrar çeviriyorum. Vergilius’un Ölümünü sadece çevirmemiş Ahmet Cemal, öykülerine de sızmış. Vergilius’un Son Gecesi Üzerine Bir Çeşitleme bunun bir örneği.

“…Gereksizdi o sanat eserleri, Augustus ile Maecenas’ın çevrelerinde topladıkları bütün o güzellikler gereksizdi ve yıkılıp gitmeye yargılıydı. Sokaklarda kurtarıcımız, babamız diye bağırıyorlardı Augustus için – bunun kefaretini ödemek zorunda kalmayacak mıydı Vergilius? Uyku mu? Kim istiyordu ki uykuyu Troya yanarken? Ve gece artık epey ilerlediğinde, Vergilius önünde yıkılmış kentler ve kutsal yerler gördü… Babil’i ve Ninive’yi gördü, yakılıp yıkılmış Thebai’yi ve kaç kez yerle bir edilmiş Kudüs’ü gördü, ve terk edilmiş Roma’yı; sokaklarında kentlerini yeniden ele geçirmek isteyen kurtlar dolaşmaktaydı, ve tanrıların güçsüz kaldıklarını da gördü. Ve sonra bir melek geldi yatağının yanına, kanatları başlamak üzere olan Eylül sabahı kadar serindi, ve melek konuştu: ‘Büyü şimdi, küçük çocuk,’ dedi, sanki bir teselliymişçesine, ölümün geldiğini de haber vermesine rağmen, gerçekten bir teselliydi bu. ‘Peki’ diye karşılık verdi Vergilius, ve meleğin yüz çizgilerini tanımaya çalıştı. ‘Peki, o halde şimdi uyumak istiyorum’…” Hermann Broch, Vergilius’un Dönüşü

“Yazmak kimi zaman bir serüven gibi.

Satırlar boyunca nereye varılacağı kesinlikle bilinmeyen bir serüven. Ve çok derinlere inildiğinde, belki de tuhaf bir hüzün arayışı.”

Evet, yazmak bir serüven ama bazen serüvene başlamak cesaret istiyor ve benim cesaretim çok çabuk kırılıyor. Belki de okumalara sığınmak ve kelimelerin her biriyle birbirimize dokunmak her şeyden çok daha iyi gelecek. Dokunmak’ı kapatıyorum. Yazılamayan Bir Öykünün Serüveni adlı öykü gibi belki bu yazı da Ahmet Cemal ile ilgili yazılamayan yazının serüveni olacak.

Zaman aleyhime işliyor. Gün çoktan geceyi kucaklamış. Gözüm Gece Öyküleri (3) adlı kitaba takılıyor. Ahmet Cemal karşılıyor beni. Bu bir işaret belki de. Gecenin Sonunda, Aynadan Geçerken…

Öykünün girişinde bir açıklama var: (Bu öykü ‘San Lorenzo Gecesi’ filminin ayna sahnesinin değişik bir yorumu olarak da okunabilir.) Araştırıyorum filmi. Taviani Kardeşlerin İkinci Dünya Savaşı’nda bir İtalyan Köyü’nde Nazi işgali sırasında yaşananları anlattığı yazıyor. İzlemek isteği uyanıyor içimde.

Ahmet Cemal-La Notte San Lorenzo

La Notte San Lorenzo, Paolo-Vittorio Taviani

Öykü devam ediyor bu açılışla: Öykü anlatıcısının sevgilisi bu filmi görmemiş, sadece anlatıcının anlattığı kadarını ve onun anlattıklarını bilmektedir. Bahsi geçen sahnede elli yıl aradan sonra bir rastlantıyla kavuşmuş bir çiftten bahsedilmektedir. Ne şanstır ki; öykü anlatıcısı ve sevgilisi o gece o sahnede yaşananları çok daha iyi ve yaşama cesareti göstererek yaşamışlardır.

“Çünkü biz, yaşamayı hiçbir zaman ertelemedik. Belki bizim, senin ve benim İthaka’ya yolculuğumuz, o Yunanlı şairin dizelerinde üstü örtülü savunduğunun aksine, o kadar zaman almadı,” der öykü anlatıcısı.

İthaka neresi? İthaka ne?

Oktay Akbal fısıldıyor kulağıma:

“İthaka neresi? İyonya denizinde bir Yunan adası… Troya savaşında, tahta at kurnazlığını bulan, İthaka Kralı Odiseus’un, ülkesine dönmek için harcadığı yıllar, başından geçen serüvenler Homeros’un ölümsüz yapıtında anlatılır. Savaşlar, tehlikeli deniz yolculukları, İthaka’da yıllardır kocasını bekleyen Penelope…İthaka’ya varmak!…

Bir amaca, bir ülküye, bir umuda, bir aşka ulaşma çabasının bir çeşit simgesidir. Nice sanatçı, şair, yazar, bir inancın, bir düşüncenin savaşını veren her kişi İthaka’ya, İthaka saydığı bir yere varmayı bir yazgı edinmiştir. Bütün bir yaşam geçse de, umuda, mutluluğa, Ahmet Haşim’in ‘uzak ve mavi gölgeli bir belde’ saydığı bir ütopyaya, bir yok ülkeye duyulan özlem bir türlü sona ermeyecektir. Herkesin, hepimizin gizli ya da açıkça benimsediği, yaşattığı böyle bir ‘mavi belde’si vardır.” (4)

İki insanın birbirleri ile ertelemeksizin birlikte yaşam amacı yaratmaları ve hep bu amacın tüm engellerden, tüm kibir ve gururdan uzak bir biçimde birbirlerine tutunmaları… Beklemekten ise eyleme dayalı sevmek ve yaşamak… Birbirinin İthaka’sı olmak. Zenginleşerek birlikte daha da büyümek. İki kişinin birbirine doğru tüm zorlukları aşarak yaptıkları yolculuğun bütün insanlara ayna tutacak olmasını görmek sanırım mutluluğa doğru atılacak en güzel adımdır.

Ahmet Cemal-Ithaka

İthaka’ya doğru yola çıktığın zaman,
dile ki uzun sürsün yolculuğun,
serüven dolu, bilgi dolu olsun.
Ne lestrigonlardan kork,
ne kikloplardan, ne de öfkeli Poseidon’dan.
Bunların hiçbiri çıkmaz karşına,
düşlerin yüceyse, gövdeni ve ruhunu
ince bir heyecan sarmışsa eğer.
Ne Lestrigonlara rastlarsın,
ne Kikloplara, ne azgın Poseidon’a,
onları sen kendi ruhunda taşımadıkça,
kendi ruhun onları dikmedikçe karşına.

Dile ki uzun sürsün yolun.
Nice yaz sabahları olsun,
eşsiz bir sevinç ve mutluluk içinde
önceden hiç görmediğin limanlara girdiğin!
Durup Fenike’nin çarşılarında
eşi benzeri olmayan mallar al,
sedefle mercan, abanozla kehribar,
ve her türlü başdöndürücü kokular;
bu başdöndürücü kokulardan al alabildiğin kadar;
nice Mısır şehirlerine uğra,
ne öğrenebilirsen öğrenmeye bak bilgelerinden.

Hiç aklından çıkarma İthaka’yı.
Oraya varmak senin başlıca yazgın.
Ama yolculuğu tez bitirmeye kalkma sakın.
Varsın yıllarca sürsün, daha iyi;
sonunda kocamış biri olarak demir at adana,
yol boyunca kazandığın bunca şeylerle zengin,
İthaka’nın sana zenginlik vermesini ummadan.
Sana bu güzel yolculuğu verdi İthaka.
O olmasa, yola hiç çıkmayacaktın.
Ama sana verecek bir şeyi yok bundan başka.

Onu yoksul buluyorsan, aldanmış sanma kendini.
Geçtiğin bunca deneyden sonra öyle bilgeleştin ki,
Artık elbet biliyorsundur ne anlama geldiğini
İthakaların. (5)

Duruyorum bir an. Ahmet Cemal için de Vergilius’un Ölümü’nü çevirmek bir nevi İthaka olabilir mi? Benim İthakam ne? Ulaşmak için çarpışıyor muyum yoksa öylece beklemede miyim?

Öykü anlatıcısı aynı şairin başka dizelerinden sevgilisine yelken açtığını hatırlatıyor. Beklemenin yarattığı düzmece bilgeliğin tuzağına düşmediğini, gürültülü kahvenin içerlek odasındaki yaşlı adamın çaresizliğini ve pişmanlığını çekmeyeceğini söylüyor sevgilisine. Buluyorum o kahveyi ve yaşanmamışlıklar altında ezilen ihtiyarı.

Gürültülü kahvenin içerlek odasında
yaşlı bir adam, masada iki büklüm;
önünde bir gazete, yapayalnız.

Sefil yaşlılığın ezikliği içinde
düşünüyor, ne kadar az çıkardı hayatın tadını
güçlü olduğu yıllar, yakışıklı,

Biliyor, nasıl yaşlandı; farkında, görüyor her şeyi,
ama gençlik yılları daha dün gibi
geliyor ona. Hayat ne kadar kısa, ne kadar!

Düşünüyor; Bilgelik denen şey nasıl da aldattı onu;
nasıl hep güvendi- ne çılgınlık!-
“ Yarın, bol bol zamanın var” diyen o yalancıya.

Dizginlediği coşkular geliyor aklına; gözden çıkardığı
onca sevinç. Yitip gitmiş her fırsat
Şimdi alay ediyor kafasız sağgörüsüyle.

Bunca düşünce, bunca anımsayış
başını döndürüyor yaşlı adamın. Ve gidiyor gözleri
kahvenin masasında iki büklüm. (6)

Kavafis’in bu yaşlı adamı aklıma birden Dino Buzzatti’nin Teğmen Drogo’sunu getiriyor. Hayatı elinden akıp gider ve alışkanlıklarının yarattığı o güvenli ve hareketsiz dünyada ilerlerken hayatının fırsatını elde etmeyi umut eden, bekleyen, önünde uzun zaman olduğunu düşünen Teğmen Drogo.

Yerimden kalkıp, Tatar Çölü’nü buluyorum. Beni derinden sarsan satırları bir kez daha okuyorum:

Tatar Colu“O zamana değin, çocukken insana sonsuz gibi görünen bir yolda yılların yavaş yavaş ve hafifçe geçtiği, böylece hiç kimsenin akıp gittiklerinin ayırdına varmadığı bir yolda, hep ilk gençliğinin kaygısızlığıyla ilerlemişti. İnsan bu yolda, sakin sakin, çevresine merakla bakarak ilerlerdi, aceleye gerçekten hiç gerek yoktu, ne arkanızda sizi sıkıştıran, ne de tabii, bekleyen hiç kimse bulunmazdı, arkadaşlarınız da kaygısız oynamak için sık sık durarak ilerlerdi. Evlerinin kapısından büyükler size dostça selam verir ve suç ortaklığı dolu gülüşlerle ufku gösterirlerdi; böylece yürek yiğitçe ve tatlı arzularla çarpmaya başlar ve insan kendisini az ötede bekleyen harikulade şeylerin umudunu tadar; gerçi o şeyler henüz uzaktadır ama bir gün onlara ulaşılacağı kesin, tartışmasız bir biçimde kesindir.

Daha çok yol var mıdır? Yoo, şu ilerdeki nehri geçmek, şu yeşil tepeleri aşmak yeterlidir. Belki de varmışızdır bile. Şu ağaçlar, şu kırlar, şu beyaz ev belki de bizim aradığımız şeylerdir. Bir an bunun doğru olduğuna inanıp, orada durmak isteriz. Sonra, kulağımıza ilerde daha iyisinin olduğu çalınır ve tasasız bir biçimde yeniden yola koyuluruz. İnsan böylelikle umut dolu, kendi yolunda gider durur; günler uzun ve sakindir, güneş yukarıda gökyüzünde parlamakta ve akşam bastığında üzülerek yok olmaya yüz tutmaktadır.

Ama bir noktada, belki de içgüdüsel olarak, insan geri döner ve arkasında bir kapının kapanarak dönüşü olanaksız kıldığını fark eder. İşte o zaman bir şeylerin değişmiş olduğunun ayırtına varırız; güneş eskisi gibi kıpırtısız değildir, hızla hareket etmektedir; ne yazık ki henüz bakmaya bile fırsat bulamadan, onun ufkun ucuna doğru hızla kaydığını, bulutların da gökyüzündeki mavi koylarda hareketsiz durmadığını, birbirlerinin üzerine çıkarak kaçtıklarını, iyice acele ettiklerini görürüz; zamanın geçtiğini ve günü gelince yolun zorunlu son bulacağını anlarız.”

Tatar Çölü’nü kenara bırakıyorum. Öykü anlatıcısı, sevgilisine filmdeki sahneyi anlatmaya devam ediyor. Filmle sevgilisine aktardıkları kendi hayatlarına paralel bir son olmasa da anlatıcı, filmdeki kadınla erkek gibi tesadüfen yaşanan tutku ve sevginin değil çaba harcanarak yaşanan tutkunun gücünü dile getiriyor. Her şeye rağmen yaşama tutunmayı ve direnmeyi düşündürüyor bana. Kendi İthakam için ne denli bir çaba içimde olup olmadığımı. Yıllar sonra bir aynanın karşısında kendimi görünce gönül rahatlığı ile geçebilmek istediğimi seziyorum. Her gecenin sonunda, aynadan geçmeyi başarmak istiyorum.

Birden bire Ahmet Cemal okurken neyi çok sevdiğimi anlıyorum Her satırında neredeyse beni başka yerlere savurmasını, her satır üzerinde düşünce ve duygularımı yoklamamı sağlamasını seviyorum. Savrulduğum yerlerde bana kendi hayatımla ilgili küçük öykülerimi yaşama cesareti ve hayal etme gücünü vermesini seviyorum. Ben Ahmet Cemal öykü ve yazılarını en çok bana dokunduğu ve düşündürdüğü için seviyorum.

Ahmet Cemal

Masamın başına dönüyorum. Sanırım şimdi Ahmet Cemal ile ilgili bir yazı kaleme almaya hazırım.

Billur OzekeBillur Özeke
İpekli Mendil Yazanı

(1) Dokunmak, Ahmet Cemal , Can Yayınları,1999

(2) Ahmet Cemal’in 11.11.2012 Müjgân Halis’le yaptığı röportajdan

(3 ) Gece Öyküleri, 10 Yazar 10 Öykü, Can Yayınları,2002

(4) 04.02.1997 İthaka Yolcusu-Oktay Akbal

(5) İthaka , Konstantinos Kavafis -Çeviren: Cevat Çapan

(6) Yaşlı Bir Adam, Konstantinos Kavafis,Seçme Şiirler, Yön Yayıncılık, 1992,Çeviren: Erdal Alova- Barış Pirhasan

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s