A’dan Z’ye Yekta Kopan

28 Mart sevgili editörümüz Yekta Kopan’ın doğum günüydü. Biz bu özel günde, onun bize öğrettiği gibi, kelimelerle anmak istedik kendisini. Her kitabını tekrar okuduk satır satır. Bir sözlük hazırladık, A’dan Z’ye Yekta Kopan sözlüğü. Sabit Fikir ile beraber kutladık bu günü.  Yekta Hocam, iyi ki doğdunuz, iyi ki bize yuvarlak masa etrafında toplanma, İpekli Mendil projesinin bir parçası olma fırsatı verdiniz. Bu gruptaki herkesin hayatına nasıl güzel bir dokunuş yaptığınızı tahmin edemezsiniz. Size büyük bir teşekkür borçluyuz, sizi çok seviyoruz.

Yekta-Kopan-Ipekli-Mendil2

A

ANILAR ÇÖPLÜĞÜ: “Siyah beyaz The Beatles fotoğrafını alıyorum elime, ışığa tutup inceliyorum. John, Paul, George, Ringo. Dördü de gülüyor bana. İyi de, ben bu anılar çöplüğüne her baktığımda neden ağlayacak gibi oluyorum. Anlamak için yazmalıyım.” Portobello 22 – Bir De Baktım Yoksun

Yekta Kopan-Bir De Baktim Yoksun2

ARKADAŞ: “Gece, camdaki ay-yıldızın içindeki yırtıcı bir hayvan gibi koşuyor ve ben, önümüzdeki rakı bardaklarına hapsettiğimiz hayatlarımızı seyrediyorum. Tren, geç kalmaktan korkan, değişmez melodisiyle ilerliyor. Yıllardır birbirinden ayrılmamış dört arkadaş, biz o gün oradaydık demek istercesine, parmak izlerimizi hediye etmek istercesine sıkı sıkı sarılıyoruz demiryollarının amblemli bardaklarına.” Çağla Yeşili Bir Gece – Fildişi Karası

B

BABA: “Bir adam oturuyordu bankta. Sırtı bana dönüktü. Hemen tanıdım adamı. Bu imkânsızdı, biliyordum ama oydu işte, beş metre ötemde oturuyordu. Titredim. Bir kartopu ense kökümden kuyruksokumuma yuvarlandı. Dişetlerim kamaştı. ‘Baba!’ Başını yavaşça çevirdi, sağ omuzunun üstünden şöyle bir baktı bana. Kalın-kemik çerçeveli, camları kendinden renkli gözlüğünü hafifçe burnundan indirdi, dişlerini göstererek gülümsedi, ‘Hoş geldin oğlum!’ dedi. Sesini unutmayı çok istemiştim, unutmamışım. İnsan görüntüler dünyasında dilediği gibi at koşturabiliyor, bir olayı zaman sıçramasıyla ilgisiz bir başka olaya bağlayarak anıları değiştirebiliyor ama sesleri değiştiremiyor, iyi biliyorum bunu.” Sarmaşık – Bir de Baktım Yoksun

BATTANİYE: “Kalın bir battaniye var üstümde. Sarılı kahverengili. İç içe geçmiş kareler uzun süre bakınca içimi bulandırıyor. İki kat yapıp öyle örtmüşüm. Yine de üşüyorum.” Battaniye – Bir de Baktım YoksunYekta Kopan-Bir de Baktim Yoksun

BORGES: “Son bir yıldır yarım bıraktığım sayısız öykü ve Birinci Tekil Şahıs adındaki romanımla uğraşıyorum. Bütün o okumalar boyunca bir daha asla elime almayacağıma defalarca yemin ettiğim, her yönüyle zavallı bulduğum metinler rüyalarımın yerini aldı. O kısa uykularda beni tedirgin ederek karabasanlar görmeme yol açan iblis Incubus’un odama girmesine izin vermemeye çalışıyorum. Ama ipten ince köprünün üstünde ne kadar dengede durmaya çalışırsam çalışayım, çoğu zaman düşecek gibi oluyorum. İp köprü yaylanıyor, beni üstünden atmaya çalışıyor ve ancak son anda Borges’in yukarıdan bir yerden uzanıp elimi tutması sayesinde ayakta kalıyorum. Hem ondan kurtulmak istiyorum, hem de onsuz yapamıyorum.” Borges ve Ben – Karbon Kopya

BOŞ BİR BANK: “Bu kalabalıkta. Burada. Bu saatte. Boş bir bank bulmak. Gülüyorum halime. Hayatımın bütün karanlık saatleri gözümün önünde güneşlenirken ferahlıyorum birden.

Hayatta boş bir bank bulmaktan daha güzel ne var ki?” Biraz Konuşabilir miyiz? – İki Şiirin Arasında

C

CIVA: “Göreceğin kim bilir hangi rüya seni çağırırken yanına, en kızdığın şeyi yaptın. Romantik bir cümleyle bıraktın kendini az önce kabarttığın yastığa: ‘Bu yorgun saatlerde değil, gün ışığının tazeliğinde sev beni. Bu gece değil, yarın sabah öp beni.’

Öpüşmedik. Avuç içine düşmüş bir cıva damlası benzeri aktın uykuya. Rüyalaraleminin en uzak sahilinde taş kaydırmaya gittin. Biraz izledim seni; uykunun ağırlığını yüzünden uzak tutmak istercesine çenene dayadığın ellerini.” Fil Mezarlığı – Kediler Güzel Uyanır

Ç

ÇEVİRENİN NOTU: “Keşke Suarez’i görebilmek, yakınında olabilmek, başparmağı ağza götürüp emmek kadar kolay olsaydı… Bunları düşünürken parmağını ağzına götürdüğünü fark etti; neler oluyordu böyle, aklını mı kaybediyordu. Çok utandı yaptığından. Joacquin görseydi nasıl da dalga geçerdi: ‘Büyüdüğünü sanıyorduk Pablo, meğer sen hala anasının memesine muhtaç bir bebekmişsin…’18

Yekta Kopan-Cevirenin Notu18Böyle göndermeler yerli yerinde yapılmayınca sırıtır; doğruyu söylemek gerekirse okurun bu kadar gözüne sokulmasından rahatsız olurum. Arzuların, dürtülerin, kaygıların nesnesi olarak meme… ‘Keşke Suarez’i görebilmek, yakınında olabilmek, başparmağı ağza götürüp emmek kadar kolay olsaydı,’ cümlesi olmasaydı bu bölüm bana daha çok şey anlatabilirdi. Yazar cümlesine ‘keşke’ diye başlamış; o zaman bir ‘keşke’ de benden: Keşke yazar bu cümlenin okurun kafasında oluşmasına izin verseymiş, keşke aklına gelen her şeyi yazmasaymış. (Dipnot 18’e ek: Yazdıklarımı tekrar okuyunca anlamsız geldi. Kendimi tanıyorum; eğer yazar söz konusu cümleyi kullanmamış olsaydı, bu kez de bütün paragrafı eleştirecektim. Çünkü bu bölüme karşı bir önyargı vardı içimde, tıpkı boğa güreşi ile ilgili turistik açıklamalara duyduğum tepki gibi. Öyküyü ilk okuduğumda bütün bunlardan nasıl da sıkıldığımı düşünmüştüm.Değerli okurlardan biri karşıma dikilip, ‘Madem bu kadar ileri geri konuşacaktın, ne diye çevirdin bu öyküyü,’ diye serzenişte bulunabilir. İtiraf etmeliyim ki sipariş üstüne yapılmış bir ‘iş’ değildi bu. Bir şey davet etti beni bu çeviriyi yapmaya. Belki Pablo’nun sıkışmışlığı, belki de baba meselesi… Bunu açıklamayacağım. Yazının dünyasında olabilmek için önüme çıkan şansı değerlendirmek istedim. İçimden geldi, çevirdim. Belki de bu yüzden dilediğim yorumu yapma hakkını görüyorum kendimde.) (Ç.N.)”

Çevirenin Notu – Karbon Kopya

ÇAY: “Bakkal telefonla siparişleri alıyordu, bozuk para yoksa sigara veremeyeceğini söyledi, sonra aldığı siparişi hazırlamak için tezgâhın arkasına geçti. Berber, kasap, yufkacı, nalbur ve diğerleri benim çocukluk kitaplarımın dünyasından çok uzaktaydılar. Geçmişe bağlılığıma söylene söylene iskeleye kadar yürüdüm. Tam başka bir mahalleyi keşfe çıkmaya karar verdiğim anda, iskeledeki çaycının sesiyle kendime geldim: ‘Çay alır mısın abi?’

Yaklaşmakta olan vapurun düdüğü, denizden yansıyan güneş ışıkları ve çaycının çillerle kaplı yüzündeki gülümseyiş öyle güzeldi ki.” Anadoluhisarı – Kediler Güzel Uyanır

D

DATTİRİLER: “Mücahit’in sülalesi ‘Dattiriler’ diye biliniyor. Cimrilikleriyle meşhurlar. Dedesinin dedesi çobanlık yapar, sürüyü önüne kattığında ‘dah’ çekermiş. Köylülerin, ‘Çoban dah deyince sürü yol alır,’ deyişi evrilip çevrilip ‘Dattiriler’e dönmüş. Kendisine Dattiri dememize kızmıyor da, ‘Dattirilik yapma,’ deyince delleniyor.” Biraz Konuşabilir miyiz? – İki Şiirin Arasında

DİYALOG:
Genç Kadın: Neden o? Neden ona okutuyorsun? Arkadaşların falan yok mu?
Genç Adam: (Soruyu duymuştur. Geçiştirir ama…)
Birinin okuyor olması insanı biliyor, kamçılıyor… yani… çalışma isteği yaratıyor. İnsan daha üretken oluyor… Hem sonra…
Genç Kadın: (Bazı insanlar kararlıdır. Düşüncesi varsa birileri dinleyene kadar konuşur, soruları varsa cevabını alana kadar sorar. Aslında insan olmak böyle davranmayı gerektirmez mi? Ama bazıları ısrarcıdır. Sorusunun cevabını almak için karşısındakinin sözünü bile keser kimileri; Genç Kadın gibi…)
İyi de neden o? Başkalarına okutsana…
Genç Adam: (Bazı insanlar ise kaçmayı sever. Düşüncelerden, sorulardan… ve elbette cevaplardan… Kaçmayı ezberlemiş biri için ana yoldan sapıp, yan yollara koyulmak hiç de zor değildir.)
Sen okumak ister misin? Tamam, biliyorum, okumakta güçlük çekiyorsun. Sorun değil. Ben okurum, sen dinlersin.” Metafor – Karbon Kopya

Yekta Kopan-Kediler Guzel UyanirDÜŞEŞ: “Babamın açığımı gördüğü anda beni kıracağını, defalarca gele atarak oyunun gerisinde kalacağımı biliyorum ama elimden bir şey gelmiyor. Belki de ben bu oyunu ancak bu kadar oynayabiliyorum. Ne zaman elimde kırık bir pul olsa, babamın bütün kapıları kapalı oluyor. Alanına girmemem için ördüğü duvar, he zar atışımda bana, biraz daha bekle, diyor. Ama şu anda altı kapısı açık, yani eğer düşeş atarsam içeri girmekle kalmayıp, oradan kaçmayı da başaracağım.” Düş Eş – Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri

DÜNYA: “Bir ses duyuyoruz aniden. Aç dünyanın karnı gurulduyor. Yer sarsılıyor. Masanın kendimize yakın köşelerini tutuyoruz sıkıca. Devrilmesine izin vermiyoruz. Birbirinden habersiz bakışlarımız, kızıl saçlı kızı arıyor orada; barın önünde. Bardaklar, şişeler, çerçeveler, saksılar yerle bir olurken duvarı kaplayan aynanın kırılan parçaları sağa sola savrulurken o dimdik bekliyor. Küçücük elinde bir bıçak var. Ona bir şey olmasını istemiyoruz.

Duruyor sonra dünya. Anlıyoruz, görmediğimiz bir yerdeki çocuklarını yiyerek geçiriyor karnının gurultusunu. Dünya, doğurduğuyla doyuyor.” İki – Kediler Güzel Uyanır

 

E

ELYAZISI: “Bu sözler zaten var. Sözleri benim için farklı kılan, anlamlı kılan, senin el yazınla yazılmış olmaları. Belki de bunlar senin değil, benim fikirlerim. Bir öykünün notları, asla bitmeyecek bir romanın giriş cümlesi, yetiştirmek için uykusuz geceler demlediğim bir yazının taslağı. Karalama defterinden çaldığım şu sayfaya bakarken bunları görüyorum. Ve nasıl Borges her uyanışında kendini hatırlıyorsa ben de senin her harfinde kendimi buluyorum.” Karalama – Kara Kedinin Gölgesi

EVLİLİK: “Seviyordum karımı, hâlâ seviyorum. Ama yapamıyordum, sıkılıyordum. Evlilikte de aynı şey oluyor., bir süre sonra kendinizi makinenin bir parçası gibi görmeye başlıyorsunuz. Her sabah tuvalette belli bir süre kalabilirsiniz, çünkü kapıda sizin çıkmanızı bekleyen biri vardır. Bir akşam, hani olur ya rüyanızda eski sevgililerinizden birini görseniz de gece yarısı pencerenin önünde bir sigara tüttürüp onu düşünmeye çalışsanız, yanınıza gelip ne olduğunu soran ve kendinizi suçlu hissetmenize neden olan biri vardır.” Doğum Sancısı – Fildişi Karası

F

FAL: “Öğretmen bey, iri ellerinde iyice minyatürleşen kahve fincanını özenle evirip çevirmeye, bıyıklarını titreterek mırıldanmaya başladığı anda iyice heyecanlandım: Karısının falına bakıyordu. Ne diyordu acaba? Karısının talih çanağında ne görüyor olabilirdi? Yoksa yalan mı söylüyordu? Tabii ya, mutlaka yalan söylüyordu. Karanlık geçmişlerinden sıyrılabilmelerinin tek yolu hep bu olmamış mıydı? ‘Biz saygın bir çiftiz karıcığım, fallarında Anka kuşları, çift hörgüçlü develer, her yönü aydınlık yol ayrımları, kabarmamış yürekler çıkan saygın bir çiftiz; bizim evimizin yakınından geçer herkes, bir el edebilmek, bir baş selamı alabilmek için yarışırlar birbirleriyle; bizim sohbetlerimiz bilginin, sevginin ışığıyla aydınlanan sohbetlerdir.’” Sevgili Kardeşim… – Karbon Kopya

FINDIK: “Ayfer sigara parasını bozukluklarla ödeme derdindeyken arkasından sessizce yaklaşıp hırıltıyla karışık bir fısıltıyla ‘Bana fındık alsanaaaa,’ dedim. Öyle bir sıçradı, öyle bir sinirle arkasına döndü ki bozuk paralar yerlere saçıldı. Yıllar önce birbirimize eşek şakası yapmama konusunda verdiğimiz sözü tutamamıştım, gergin bakıştık. Bu saçma sapan sululuğum sadece bir kişinin hoşuna gitmişti, kuruyemişçi kahkahalarla gülmeye başladı. Bir yandan damacanadan su boşalmasını andıran kahkahalarının arasında nefes almaya çalışarak konuşuyor, bir yandan da başparmağının eliyle birleştiği etli bölgeyle gözyaşlarını silmeye çalışıyordu. ‘Ya ben fark ettim abinin size şey edeceğini ama, ha ha ha! Abicim sen böyle arkadan gelince, ha ha ha! Ben toplarım abla paraları, onları şey etme sen, ha ha ha! İlahi abi, yani abla birden böyle dönünce, ha ha ha! Fındık vereyim mi abi, çok taze vallahi, ha ha ha! Ha ha ha!’” Kırmızı – Bir de Baktım Yoksun

FİL: “Sonra birden kendimi alt salonda buluyorum. Benim gibi meraktan buraya inmiş olduklarını tahmin ettiğim yaşlı bir kadın, kafasına rengârenk bir bere geçirilmiş küçük bir çocuğu bileğinden tutan daha genç bir kadın ve benimle aynı pardösüden giymiş yüzünü göremediğim biri var salonda. Hepimiz de şaşkınlıkla çevrede koşturup duran hayvanları seyretmeye başlıyoruz. Hayvanların hepsinin bir kedi büyüklüğünde olmasına şaşırıyorum ama fazla da üstünde durmuyorum. Ayağımın dibinden geçen bir fili kucağıma alıp sevmek istiyorum. Kaçıveriyor. Uzaklaşırken de dönüp beş parmak gibi açılan hortumuyla nanik yapıyor bana. Rengârenk bereli çocuk, ‘Kucağına almak istiyorsan şarkı söylemelisin,’ diyor. Şarkı söylemeye başlıyorum.” Afrika’dan Çok Güzel Hayvanlar Geldi… – Yedi Derste Vicdan Muhasebesi

“Bir sergiye gitmiştik. Büyük, beyaz bir salon. Boyumdan büyük tablolar. Atlar vardı birinde; kızıl bir zeminde koşan dört at. İkisi siyah, biri kır, biri beyaz. Biraz uzağında durup, biraz da gözümü kısınca ufuk çizgisinde bekleyen bir fil görmüştüm. Ufuktaki fil. ‘Fil değil o,’ demişti karım, ‘sana öyle geliyor.’ İnat etmemiştim. Geçiştirilen an’lar. Oysa fildi o; atlaarın ufuk çizgisinee kadar koşup düşmelerine engel olan nöbetçi. Filler suyu bulur. Filler unutmaz. Filler zıplayamaz… zıplayamaz.” Kertenkele – Bir de Baktım Yoksun

“Ama öyledir ya bazen, bir ‘keşke’ye dayanır hayat.
Ne nedir ki? Keşke biz de bilseydik filler gibi, ne zaman öleceğimizi.” Fil Mezarlığı – Kediler Güzel Uyanır

FOTOĞRAF ÇEKMEK: “Ne çok gelirdik buralara Aslı’yla. Geç saatlere kadar çalıştığım gecelerin sabahında, hâlâ uykulu olmama aldırmadan, ‘Kalk bakalım uykucu,’ derdi, ‘fotoğraf çekmeye gideceğiz.’ Boynunda fotoğraf makinesiyle sağa sola nişan almış bir insan topluluğunun arasından sıyrılıp ara sokaklara dalardık. Önüne gelen her şeyin fotoğrafını çekmezdi Aslı. ‘Doğru kareyi bekliyorum,’ derdi. Sonra aniden bir şey görürdü; bir kapı tokmağı, bir elektrik direği, kırık bir kaldırım taşı, benim görmediğim bir şey. Bir dizini yere koyup çömelirdi. Ağlayan bir çocuğun saçlarını okşarcasına şefkatle basardı deklanşöre. Onu seyrederdim. Bilirdim ki bu dünyada güzel olan ne varsa, o diz çöktüğünde başını eğiyor.” “Aşkın Ne Olduğunu Bilmiyorsun” – İki Şiirin Arasında

G

Yekta Kopan-GeometriG Harfi: “grevdeydi güneş, griydi gökyüzü. gökkuşağı görünmüyordu. göçebe gemiler, gaddar gardiyanlar gibi gizleniyorlardı gecelere. göze geliyordu güzelim gelincikler, gelinlerin gamzeleri güçsüz gülüşlere gebeydi.” Geometri – Kediler Güzel Uyanır

GİTAR: “Yüksekkaldırım’daki müzik aleti satıcılarının vitrinlerine bakarken zihniminkaldıramayacağı kadar çok hayal kurdum. Gitarların renklerinde kendimi kaybettim.” Kertenkele – Bir de Baktım Yoksun

GÖLGE: “‘Biliyor musun, çocukken en çok gölgemin nasıl olduğunu merak ederdim. Güneşin yüzüme vuran sıcaklığından gölgemin önde mi, arkada mı olduğunu kestirebiliyordum, ama neye benzediğini hiçbir zaman öğrenemeyecektim. Bir insanın gölgesi kendine benzer, peki bir insan neye benzer? Sonra bıraktım nerede olduğunu aramayı, onu cebime koydum. Nerede olduğu değildi artık önemli olan, kurguladığım yaşamda ona verdiğim görevdi. Üzülme bu yüzden, çünkü ben senden daha şanslıyım. Gölgemin nerede olduğunu her an biliyorum; cebimde.” Öğleden Sonra, Budapeşte’de… – Fildişi Karası

H

HAYAL KIRIKLIĞI: “Elimde kitabımın dosyası ile yayınevi yayınevi dolaştığım günleri hatırlıyorum şu anda. Dünyayı değiştireceğimi sanıyordum. Daha ilk gittiğim yayınevinde, bir-iki sayfasını okuduktan sonra , ‘Bu güne kadar böyle farklı, yenilikçi, içten bir şey okumamıştık,’ diyeceklerdi. Hatta daha da ileri gideceklerdi: ‘Bu…Bu… Bu harika bir kitap!’ diye kekeleyeceklerdi. On beş tane öyküden oluşuyordu kitap. Konularım cesurdu (öyle sanıyordum), dilim özenliydi (öyle sanıyordum), kurduğum dünyalar farklıydı (öyle sanıyordum). Kendimi yazar sanıyordum. Ama hiç de beklediğim gibi olmamıştı.” Becerikli Bay Kerim İnal – Karbon Kopya

HAYAT: “Bir karartma gecesi. Kuru üzümle içilen çayın tatsızlığı. Lisedeki kızlar. Şarap rengi cildi ve küçük kilidiyle, yastık altında saklanan şiir defteri; bir gün evdekilerin eline geçer korkusuyla, aşk şiirlerinin Almanca yazıldığı defter. İlk aşk; edebiyat fakültesindeki hocası. Evlilik; oğlumuz avukat olacak malumunuz. Mavi patiklerini giyemeden düşüp giden ilk bebeği; tek oğlu. Sonra kızlar. Ilık bir mayıs sabahı, polisin kapıyı kırıp saçından sürükleyerek götürdüğü büyük kız. Serin bir eylül akşamı yurtdışına kaçtığı haberinin gelişi. Gelmiyor artık; gelemiyor. Evlenmedi; sevemiyor. Küçük hemen evlendi oysa. ‘Bir çocuk yeter,’ dedi; bir torun. Elleri kadar çilli bir torun; resmine bakarak boncuktan bilezik yapıyor ona. Akide şekerini sevmiyor torunu; neyse ki patatesli gözlemeye bayılıyor. Yılda bir kere geliyorlar yaşadıkları uzak şehirden; fazla fazla yaptığı gözlemeleri paket yapıp veriyor yolluk niyetine, istemiyorlar.” Öylesine Sessiz… – Kara Kedinin Gölgesi

HOH: “Suyun kahveyle birlikte gelmesini sevmez Büyük Halam; ‘Ilınıyor,’ der, ‘hamam suyu gibi oluyor.’ Bir süre sonra sağ elinin parmaklarını bir araya getirir ve uçlarına doğru, ‘Hoh!’ deyiverir, sonra fincanın soğuyup soğumadığını kontrol ederdi. Hoh! Ne güzel birses, ne güzel bir nefestir o!” Afrika’dan Çok Güzel Hayvanlar Geldi… – Yedi Derste Vicdan Muhasebesi

I

ILIK NEFES: “Boynumu öpüyor. Aralık dudaklarından yayılan ılık nefesi yaklaşan bir fırtınanın habercisi gibi. Gıdıklanıyorum.” “Meme” – Karbon Kopya

İ

İHTİYAR: “Huzurevine yerleşmek istediğini söylediğinde ne yapacağımı bilememiştim. Bir yandan, bir sürü ihtiyarla birlikte ölümü beklemeye başlayacak olman düşüncesinden rahatsız oluyor, bir yandan da sana bakmayacak olmanın getirdiği bir rahatlama hissiyle doluyordum. Bakamazdım sana. Arada bir gerçekleştirdiğimiz bu görüşmelerdeki, baba-oğul ilişkimizin neredeyse tek göstergesi olan şu saçma tavla oyunu sırasındaki sakinliğimi koruyamazdım beraber yaşayacak olsaydık.” Düş Eş – Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri

J

JİLET: “Üzme kendini baba. Ben baştan biliyordum böyle olacağını. Bir hikâyende çok güzel bir benzetmen vardı senin, çok severim. Atalardan kalma geleneksel makinesine yeni takılmış tıraş bıçağı gibidir evlilik dersin hikâyenin bir yerinde. Tıraş makinesi, hem modernleşmenin hem de gelenekselin simgesi. Bir yanıyla şehirli ama bir yanıyla da fazlasıyla ataerkil bir simge. Jilet yeni takıldığında, yani evliliğin ilk yıllarında dikkatli olmak lazım, elin ayarı biraz kaçarsa kanatır, parçalar. Ama gereği gibi, örneğin cilde hep aynı yönde sürülerek kullanılırsa pek güzel temizler. Birkaç tıraştan yani birkaç yıldan sonra dikkat etmeye gerek kalmaz, öyle ya da böyle tıraş eder. Asıl sorun jilet körelmeye başlayınca ortaya çıkar, o zaman ne yapsan da fayda etmez, en kösele deri bile kan revan içinde kalır. Doğru mu hatırlıyorum, böyle bir şeydi değil mi?” Sarmaşık – Bir de Baktım Yoksun

Yekta Kopan-Toplu Kitaplar

JOKER: “Telefon çalıyor. İnce sesli bir kızla konuşuyorum. Adımı soruyor. Yarışmanın kurallarıyla ilgili birkaç şey söylüyor. Yarışmacının yanıtlayamadığı bir soru olduğunda, isteği doğrultusunda beni arayacaklar. Yanıtın yarışmacının bir yakını tarafından verilmesine ‘joker’ diyorlar. Kendimi oyun kartlarındaki damalı elbiseli, sivri burunlu pabuçları ve zilli şapkasıyla herkesi hem güldüren hem sevindiren adama benzetiyorum. Kralın soytarısı.” Joker- Yedi Derste Vicdan Muhasebesi

K

KEKEME AŞK: “Bir gün yağmur dindi, önemsemedim. Çünkü tam da aşkımın kekelediği günlerdi. Bence sadece bu yüzden, çevreme bakıyordum. Güneş ışığının okula giden çocukların saçlarını nasıl okşadığını, kendisinden kaçıp gölgelik bir yere sığınmaya çalışan insanları kucaklamak için nasıl kovaladığını, asfaltın üstünde hayal bulutları yaratıp herkesi eğlendirmek için ne kadar büyük bir çaba harcadığını seyrediyordum. Beni ısıttığı anı değil, güneş ışığının kendisini seviyordum. Gecenin karanlığı değil, güneşin uykusuydu üzüntümün nedeni. Susuyordum. Oysa kekeme bir aşk, aslında en çok konuşmak isteyen aşktır.” Kekeme – Kara Kedinin Gölgesi

KERTENKELE: “Kedilerin altında, içi kum, bitki, dallar kaplı bir akvaryumda…
…kıpırtısız…
…bir kertenkele
İyice yaklaşıyorum. Sarkmış boyun derisi yavaşça inip kalkıyor. Tarihöncesinden kalma bir sükûnet var halinde. Doğasından koparılmış bir akvaryuma tıkılmış olmasından rahatsız ama yine de dikkatli; her an bir aladoğana ya da engerek yılanına av olabileceğini biliyor. Kuru, yeşil derisinin üstündeki pullar kuyruğunun ucuna kadar aynı düzende ilerliyor. Vitrinin önünde, kertenkelenin önünde diz çöküyorum. Akvaryumun arkalarına bakıyorum, bir dişisinin olup olmadığını görmek için. Gülüyorum sonra hlaime, belki de bu dişidir. Belki kocasının yanından koparılıp bu akvaryuma, mezara benzeyen akvaryuma tıkılmış hüzünlü bir dişidir. Kocası mı? Bir kertenkelenin mi?

O anda dükkâna girip kertenkeleyi satın almaya karar veriyorum.” Kertenkele, Bir de Baktım Yoksun

KESTANECİ: “Soğuk, kestaneci çocuğun çatlamış ellerine saldırıyor ama yüzündeki mutlu gülümsemeyi yok etmeyi başaramıyor. Küçük kesekâğıtları, büyük kesekâğıtları, el terazisi, gramlar, kepçe ve en çok da sıcağı gördükçe ateşli bir sevişmeye hazırlanırcasına kabuklarını terk edip çıplak kalan kestaneler, bu sert eller tarafından kırılgan bir keyifle okşanıyor. Kestanecinin kararlı gülümsemesi, içimin fırtınasını büyük bir ustalıkla dindiriyor. ‘Yeni bir yıl geliyor abi,’ diyor.” Kestane – Kara Kedinin Gölgesi

Yekta Kopan-OgretmenKÜNEFE: “Künefeleri ısmarlama zamanı geldi. Ama bir türlü dilimiz varmıyor sipariş vermeye. Künefe dediğin, Ahmet’in tatlısı, Abdullah’ın tatlısı. ‘İkisi de düşkündü tatlıya,’ diyor ‘özellikle de künefeye. Rakının üstüne illa ki künefe.’

‘Boş ver,’ diyorum, ‘bu gece künefesiz bitsin.’

Beni duymamış gibi veriyor siparişi. Hayatla dalga geçmek istiyor sanki. Kendi edebiyat öğretmenin işkenceye yatırılan öğrencileri için söylüyor tatlıyı. Hayatlarının baharında ölümün kendisinden kopardığı öğrencileri için söylüyor. Ahmet için söylüyor, Abdullah için söylüyor. Güneşin sofrasına oturmuş kız erkek, bütün çocuklar için söylüyor. İnadına.” Öğretmen – İki Şiirin Arasında

KOVBOYLAR: “Bir keresinde de Bahadır evden sucuk getirdiydi. Bir dalın ucuna takıp ateşe tutuyduk sucuk parçalarını. Kovboylar gibi. Onlar da hep böyle ateşin başında yemek yiyor. Zaten evleri falan olmuyor genelde. Yayıyorlar battaniyeyi yere, mışıl mışıl uyuyorlar. Ama biri nöbet tutuyor hep. Çünkü Kızılderililer hiç ses çıkarmadan yaklaşıp kafa derilerini yüzüyorlar. Ethem Abi’ye kalsa bunların hepsi yalan. ‘Asıl katil olanlar kovboylar,’ diyor. Güya bütün Amerika aslında Kızılderililerinmiş, kovboylar sonradan gelip onları kovmuş. Babama sordum, gerçekten kovboylar katil mi diye. Pazar sabahıydı, evde kovboy filmi izliyorduk. ‘Nereden çıktı bu?’ dedi. Ethem Abi’nin dediklerini anlattım. ‘Bunları mı konuşuyorsunuz sokakta?’ diye bağırdı. ‘Bir daha konuşmayacaksın o anarşistle!’ dedi. Annem yeleğinin eteklerini çekiştirerek, ‘Onun abisi de öyleydi zaten,’ dedi ‘ama ne oldu sonunda, aldılar içeri işte.’” Tommiks Gelse Kurtaramaz Bizi – İki Şiirin Arasında

L

LANET: “Sen, ey fısıltılı şarkı, ardında hesaplaşması bitmeyen bir tarçın kokusu bırakıp gittin ya, işte o geceden beri lanet okuyorum aklını çelen yıldızların puştluğuna. Göz kırpmasalardı sana, düşmezdin gecenin idam etmeyi seven karanlığına.” Tarçın Kokusu – Kediler Güzel Uyanır

LOREL İLE HARDİ: “Ders çalışıyorum. Hiçbir şey anlamıyorum. Bütün bunları neden öğrenmem gerektiğini anlamıyorum. Fay kırıkları dendikçe aklıma deterjanlar; maki dendikçe de –nedendir bilmiyorum- Lorel ile Hardi geliyor. Lorel’le Hardi’yi seviyorum. Televizyonda bir kadın bağırarak şarkı söylüyor. İşte onu hiç sevmiyorum.” Pazar Günü, Kediler Güzel Uyanır

Yekta Kopan-Kediler Guzel Uyanir

M

MAHALLE KAHVESİ: “Ben kalan mezelerin arasında, çatal ucuyla, o tabak senin bu tabak benim dolanırken, o anlatmaya devam ediyor. ‘Okumazdım eskiden. Günün birinde, kitapçıda çalışıp üniversiteye gitme düşüncesinden neredeyse uzaklaştığım ünlerde, bir abim elime Mahalle Kahvesi’ni tutuşturdu. Okuyunca aklım başımdan gitti. O kahvedekilerin tümü bizim mahallede yaşıyordu. Demek ki ben de bir kitabın içinde yaşıyordum. O günden sonra kitapların içinden asla çıkmamaya karar verdim. Orada dövüştüm, orada seviştim, orada evlendim, orada baba oldum, orada da yaşlanacağım,’ diyor.” Öğretmen – İki Şiirin Arasında

METAFOR:
“Bir tek ölüm bütün dillerde aynıymış.
(Durur.)
Der Tod!
(Durur.)
Zavallı Johann!
(Durur. Sanki diyeceklerini diyecek hali kalmamıştır. Böyledir ya; düşünceler akıp gider de beden yetişemez onların hızına kimi zaman. Düşünmeye devam eder öyle anlarda insan. Dilediği kadar düşünür.)
Gelmezdim buraya, yine de gelmezdim. Annem bana o mektubu bırakmamış olsaydı… şey yapmadan önce… yapmasaydı… şimdi’yi yaşamaktan başka hiçbir şey düşünmezdim.
(Hareketlenir. Karanlığın içinde yol almadan önce aklına takılan son soruyu sorar. Kusar.)
Günlerdir en çok duyduğum kelime metafor. Metapher… Tartışıyorlar, anlaşamıyorlar… Oysa benim kafamda artık tek bir soru var: Peki, bir annenin intiharı neyin metaforudur?
(Ölüm kadar karanlık.)” Metafor – Karbon Kopya

N

NIGHTHAWKS TABLOSU: “Tam karşımdaki duvarı neredeyse kaplayan şık çerçeveli tabloya daldım gittim; Edward Hopper’ın ünlü Nighthawks tablosu. Orjinalinin iki belki de üç katı büyüklükteydi ama renklerin dağılmadığı, kaliteli bir baskıydı. Boş yolun köşesini kaplamış gececi bir Amerikan restoranı, boydan boya camın ardında sarı-beyaz-parlak-ışık saçan duvarlar, bir personel, müşterilerden birinin arkası dönük, diğer ikisinin, kemikli yüzlü adamla kırmızılı kadının, tezgâhın arkasında çalışmakta olan sarı kısa saçlı gece nöbetçisiyle lafladıkları belli, restoranın her köşesinde kahve fokurdatan iki metal kazan gibi pırıl pırıl, tuzluklar-peçetelikler-bardaklarla sınırlı bir dekorasyon, her şey çok az, çok az, sanki gece her şeyi yutmuş çoktan, biraz sonra resimdeki dört insanı yutacağı gibi.

Bugüne kadar çok defa görmüşümdür bu tabloyu ama ilk kez bu kadar ayrıntılı bakıyorum. Boşluklar içime işliyor. Yollar yeşil, yeşilin yansıması var camlarda. Kadın parmaklarının arasında ne tutuyor bilmiyorum ama bakışları can acıtıcı. Yanındaki adamın sigarası sert içimli biliyorum, Samsun 216 kadar sert. Tablodaki her dokuyu hissediyorum, parmaklarımın ucunda, kahvenin kokusunu alabiliyorum. Arkası dönük adam, hani şu omuzları öne düşmüş olan, ne kadar da benziyor babama.” Kırmızı, Bir de Baktım Yoksun

NÖBET: “Şimdi içeri gireceğim, yedinci kata çıkacağım ve nöbette hangi hemşire varsa ondan Akın’ın kendine geldiğini ve hatta yemek yediğini öğreneceğim. Küçük monitördeki yeşil zikzaklara şöyle bir göz atacak ve bir şablondan çıkmışçasına düzgün olduklarını göreceğim. Belki yanına girmeme bile izin verirler. Şakalaşırız.” Mevsim Normalleri – Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri

O

OĞLUM: “Sonra elime bir kürek verdiler. Sapı sıcak bir kürek. Tanımadığım bir erkek sesi ‘Toprak at oğlum!’ dedi. Dönüp küreği kafasına indirmek, ‘Bana OĞLUM demeyin, kimse bana OĞLUM demesin artık,’ diye bağırmak istedim. Öfke ne garip bir kuş, birden alıp gagasına uçuruyor insanı.” İyi Uykular – Bir de Baktım Yoksun

O SES: “Zihnimin, genişliği belirsiz koridorlarında başıboş dolaşan romanlar, öyküler, şarkılar, filmler var. Birbirlerine çarpa çarpa ilerliyorlar. Ne zaman dokunsa biri diğerine, ince bir ses çıkıyor. Senin sesine benzeyen, ince, bahar sabahı tadında bir ses. Hep o sesi dinliyorum. Senin sesin. Gözlerimin kenarlarında hayatla uyumlu bir kırışıklık oluyor sesin; bir gülüşün başlangıcı. Tam o gülüş, başlangıç noktasından hız alıp bütün yüzüme yayılacakken, bir cümle, bir nota, bir görüntü geliyor karanlığın içinden; yenik düşüyorum.” İki Şiirin Arasında – İki Şiirin Arasında

Ö

ÖDEV: “Geçenlerde ruhuma sıkışmış bir ödevi kustum çalışma masamın üstüne. Yapılmamış bir ödev; bir soru. Uzun uzun düşündüm ve cevabı buldum geç de olsa: Hafızadan silinen her anı, biraz daha özgürleştiriyor insanı…” Kırmızı Kurdele – Kara Kedinin Gölgesi

ÖLÜME ÂŞIK OLMAK: “‘Katil olabilmek için ölüme âşık olmak gerekli.’ Çocukken ilk olarak çikolataya âşık olmuştum. Bayram ziyaretlerinde sunulan çikolatalar beni kendimden geçirirdi. Annemin bütün kaş-göz işaretlerine rağmen büyük bir hırsla saldırırdım o büyülü tada. ‘Aman oğlum çok yeme karnın ağrır sonra.’ Olsun aşk karın ağrısı dinlemez, çünkü başlı başına bir karın ağrısıdır. Derken, komşumuzun benden iki yaş büyük kızına âşık olmuştum. Bir gün onlara oturmaya gittiğimizde çorabımda delik olduğunu fark edip ayaklarımı nereye saklayacağımı bilememiştim. İşte o an ölüme âşık oldum.” Taammüden Cinayet, Fildişi Karası

ÖYKÜLEME: “‘Öyküleme’, Faruk’un bulduğu bir oyun. Üniversite yıllarında, sınav haftalarının ardından kafa dağıtmak için toplandığımız gecelerden birinde ortaya atmıştı bu fikri. Dışarıdan bakılınca öyle olağanüstü bir oyun değildi belki ama hepimiz kısa sürede tutkunu olmuştuk. Kuralları çok basitti. Herkes bir öykü anlatıyordu. Önce birinin ucunun kırdığımız kibrit çöplerini çekiyorduk. Oyuna kısa çöpü çeken başlıyor ve sıra, saat yönünde ilerliyordu.” Çağla Yeşili Bir Gece – Fildişi Karası

Yekta Kopan-Toplu Kitaplar2

P

PAKET LASTİĞİ: “Çalışma masasının başındasın. Önünde rakı kadehin, kurşunkalemlerin, kâğıtların ve sigaran var. Küçük müzik setinden Hümeyra’nın sesi yükseliyor: ‘Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…’ Haşim’in dizelerine kulak veriyorsun. Birden içinde yazmak için inanılmaz bir istek uyanıyor. Beyaz kâğıdın üstüne, en süslü yazınla ‘Kenardakiler’ yazıyorsun. Yazacaksın, karar verdin. Hemen mutfağa gidip bir paket lastiği alıyorsun. Kurşunkalemi lastikle ortaparmağına tutturuyorsun, çocukluk yıllarından kalma bir alışkanlık. Canın acıyana kadar yazmak için bulduğun bir yöntem.” Rakı, Su ve Buz – Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri

R

RAKI:
“Altlıklar mideye yollanınca kalkıyor kadehler havaya.
‘Yarasın!’
Yaramıyor ama. Satürn’ün halkaları ne kadar güzel ve uzaksa bana, o kadar uzak şundan gelecek fayda. Varsın gelmesin, varsın şu yaşımda göbeğimi sarkıtmaya devam etsin, varsın yazdan yaza Gümüşlük havasına giren eski dostlar gördüklerinde, ‘Ne yaptın sen kendine böyle!’ desinler. Varsın olsun. Peder beyden miras bana bunun tadı. Diş çıkaran bebeğininağzına pamukla rakı damlatan bütün babaların oğulları kadar seviyorum bu boku. O kadar!” Biraz Konuşabilir miyiz? – İki Şiirin Arasında

RÜYA: “Gecenin hain karanlığında ilerliyor otobüs. Şoförün karnı aç, molada menemen yaptıracak, bol acılı. Uzak şehirlerden birindeki sevgilisini düşünüyor muavin. Adamla kadın, yarı uykulu bir evliliğin rüyasında nefes alıp vermeye çalışıyorlar.” Alışkanlık – Kediler Güzel Uyanır

S

SALYANGOZ: “Beyaz sandaletler var küçük kızın ayağında. Sarı, sapsarı bir kavun taşıyor iki eliyle. Dikkatli. Sandaletinin aniden ayağından fırlayacağından, yere düşeceğinden, uzağa savrulan kavunun parçalara ayrılacağından habersiz. Dizi kanayacak. Bir salyangozun ağaçta süzülmesi gibi akacak kan, sandalete damlayacak. Kız en çok ona üzülecek. Neyse ki şu anda mutlu. Üstelik kavun haddinden fazla sarı.” Salyangoz -Kediler Güzel Uyanır

SAHAF: “Bir de sahaf dükkânı var. Mevsimlerin değişimini görünmez kılan, karanlık, yalnız sahaf dükkânı. Tozlu kitapların gönüllerince dizildiği raflar, Sahaf’ın çalışma masası, masada küçük bir semaver, sağda solda dağınık dergiler, harap olmuş ansiklopedi ciltleri…” Metafor- Karbon Kopya

Ş

Yekta Kopan-Ask Mutfagindan Yalnizlik TarifleriŞATONUN KULELERİ: “O gece de çoğu gece yaptığım gibi hafif bir şeyler yedikten sonra salondaki koltuğa gömülüp kulemin en üstündeki kitabı okumaya başlamıştım. Sehpanın üstündeki kitap yığınlarına “şatonun kuleleri” demeye bayılırım. Bir kule okunmakta olanlar (üç dört kitabı aynı anda okurum), bir kule sırasını bekleyenler (her hafta iki üç kitap alırım), bir kule de her zaman elimin altında olmasından hoşlandıklarım (tabii ki bu en uzun kuledir). Ve ben her bir kuleyi avcunun içi gibi bilen, kralın en güvendiği, prensesin de gizliden gizliye hayran olduğu şövalye.” Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri, Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri

ŞEY: “Babam ‘şey’ denmesine çok kızar. ‘Şey ne diyeceğini bilemeyen insanlar için bir kaçış kelimesidir, der. Demek ki ben ne diyeceğini bilemeyen insanlardanım. Ne diyeceğini, ne giyeceğini, ne yiyeceğini, ne edeceğini bilemeyen insanlar var bu dünyada. Babamın nefret ettiği türden insanlar. İnsan türünün alt birimleri. Hayvanlar âleminin memeliler sınıfından insan türünün yaşamı ‘şey’ diyerek geçiştirenler birimi. Günü kitap okumadan geçirirse kendisini yaşamın gerisinde kalmış hisseden babaların gazetelerinin spor sayfasına mahkûm olmuş oğulları.” Şey – Yedi Derste Vicdan Muhasebesi

T

TARIK AKAN: “Hidayet Abi ciltçide çalışıyor. Dünyanın en önemli kitaplarını ciltliyorlarmış orada. Hatta bir keresinde Tarık Akan kitaplarını getirip, ‘Buradaki en iyi usta sensin Hidayet,’ demiş, ‘başkası ellemesin benim kitapları, külahları değişiriz.’ Bir de sırtına vurmuş, pat diye. Bence Fethi yalan söylüyor. Tarık Akan, külahları değişiriz falan demez.

Babam Tarık Akan’ı sevmiyor. ‘Sana mı kaldı solculuk?’ diyor. Annem, ‘Ne güzel, ne yakışıklı oğlandı, hiç oluyor mu şimdi böyle saç sakal?’ deyince sinirleniyor babam. ‘Ne yakışıklısı be, gök gözlü bir kere! Neriman kapat o gazeteyi, sinirimi bozma benim. İçine düşeceksin herifin!’ diye bağırıyor.

Annem, ne zaman babamdan azar işitse yeleğinin eteklerini çekiştire çekiştire beni mutfağa ittiriyor.” Tommiks Gelse Kurtaramaz Bizi – İki Şiirin Arasında

TARHANA PEKSİMETİ: “Aradan günler geçti, peksimetler kurudu. Kimi düzgün şekilli, kimi eğri büğrü tarhana peksimetler, Cemal Usta tarafından büyük bir özenle toparlandı bezlerin üstünden. Gecenin gelmesini, daha sonrasında da el etek çekildiğinde yalnız kalmayı dört gözle bekleyen koca Usta, yalnızlığın karanlık kokusu ahşap evi sarınca cumbanın önündeki sedire oturup bir bardak ballı ıhlamurla bir tane tarhana peksimetini iştahla yedi.” Cemal Usta’nın Meşhur Tarhanası – Fildişi Karası

U

UÇURUM: “Bir şeye, bir zamana, birine adanamamak içimde bir uçurum gibi büyüyordu. Kahvenin sıcağından yanan dilimi, damağımın serinliğinde tedavi etmeye çalışırken aklıma Pavese’nin sözleri geldi:

Uçurumdan kurtulmanın tek yolu ona bakmak, derinliğini ölçmek ve kendini o boşluğa bırakmaktır.

İçimdeki uçurumdan kurtulmak için adını yazmaya karar verdim. Dilim daha iyiydi. Gözümün önüne çeşitli kişilere adanmış metinler geldi. Yazının başlığını attım, başlığın hemen altına sayfanın sağına doğru tırnak içinde adının baş harfini yazdım ve tam ikinci harfe geçtiğim anda kalemime bir sıkıntının oturduğunu hissettim. Birine değil de bir harfe adanmış metinlerin okurla oyun oynayan gizeminin sıkıntısı, dilimin yeniden sızlamasına neden oldu.

İkinci harfi yazamadım. Uçuruma bakmaya cesaretim vardı ama galiba derinliği ölçmek istemiyordum.” “…” için! – Kediler Güzel Uyanır

UYKU: “Dumanında huzur saklı çayı Cemal Usta’ya verip köşesine kurulduktan sonra sözüne devam etti:’ Rüyaya gelince. Bilir misin ki Uyku için yarı ölüm hali derler. Yani ölüm de sonsuz uyku. Kitap der ki; sonsuz uykuda kiminiz cennete kiminiz de cehenneme gideceksiniz. Kim bilir?’” Cemal Usta’nın Meşhur Tarhanası – Fildişi Karası

UYUYORUM: 
Yekta Kopan-Uyuyorum“Aşkı düşünüyorum ister istemez. Bir insana, bir fikre sonuna kadar –sonsuza kadar demek ne derece doğru? – bağlanmak. Onun için, onunla mücadele etmek… Bildiğim bütün güzel aşk sözleri şu samanların hışırtısında yok olup gidiyor. Sarıdan griye dönen gökyüzünün altında, griden karaya giden yaşamlar bir tablo gibi beynime kazınırken, gözlerim kapanıyor. Uyuyorum…
(…)
Aşkı düşünüyorum ister istemez. Bildiğim bütün güzel aşk sözleri, şu hoyrat sıcağın altında el ele tutuşup uyuyan orakların büyüsünde zayıf kalıyor. Belki de artık kendimle ilgili sırlar vermekten kaçınmalıyım. Birden gök daha mavi, samanlar daha sarı geliyor gözüme. Bir ayağıyla yeri eşeleyen öküzün, gittikçe adama sokulan kadının, kadını nefesiyle kavrayan adamın görüntüsü bir tablo gibi beynime kazınırken, gözlerim kapanıyor. Uyuyorum…” Gerçeğin Halleri – Karbon Kopya

Ü

ÜNLEM: “Zarf elindeydi. Tanımadığı el yazısının nakış misali işlediği adına baktı; cadde, sokak, apartman, kat, daire, mahalle, şehir… Adresin sıralaması nasıl daraltıyorsa yaşam alanını öyle daraldı içi. Arkasını çevirdi zarfın; bir gönderenin adına rastlamak umuduyla. Av peşinde koşmuş bir köpeğin susuzluğunu haykıran dili gibi sarkan üçgen kapakta, sadece bir ünlem işareti vardı. Ünlem; sevinç, kıvanç, acı, korku, şaşkınlık, hitap, alay, uyarı… Uyarı…” Ünlem ve Mat – Kediler Güzel Uyanır

V

VİTRİN: “Biri bana neden ıslaksın diye soracak olsa, yenik düşmüşlük görüntüsüne duyduğum hayranlıktan, boş yere yağmurda dolaştığımı söyleyemem. Kendimi savunamam. Bu tramvayda böylece dikilip kayışlardan birine tutunmamı, kendimi bu tramvaya taşıtmamı, insanların tramvaylar önünden kenara çekilmelerini ya da yolda sessiz yürümelerini ya da vitrinler önünde kımıldamadan durmalarını asla savunamam.” Kafka’yla Yolculuk – Karbon Kopya

Y

YAPA-YALNIZLIK:
“1 kişilik
Malzeme: 1 kişi. Olabildiğince fazla ilişki girişimi.
Hazırlanışı: Kadın ya da erkek tarafından hazırlanabilir. Hazırlanışı biraz uzun zaman aldığından zahmetlidir. Ustalıkla yapılabilen, pişirilmesi diğerlerine göre zor ama bir o kadar da lezzetli bir çeşittir. Birçok ilişki denenir. Özellikle her ilişkinin ilk günleri büyük bir coşkuyla yaşanır. En güzel sözcükler, en güzel öpüşlere karıştırılır. Her yeni ten, keşfedilmemiş bir coğrafyaymışçasına fethedilir. Bütün bu ilişkileri kısa tutabilmek, hepsinde sonsuz bir mutluluk yaşamaya çalışmak gerekmektedir. İlişkilerde yaşanan mutsuzluğun giderek artması, kişinin giderek içine kapanması, ayrı bir lezzet verecektir. Kişi artık ilişki yaşayamayacak kadar yorgun ve mutsuz hale geldiğinde, yapa-yalnızlık hazır olur. Alkolle servis edilir.” Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri – Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri

Processed with VSCOcam with se3 preset

YAZMAK: “Arka bahçede türlü zahmetle yetiştirdiğim biberleri kimin çaldığını öğrenemesem de yazacağım; belki de bu gece defterimde bir biber hırsızının öyküsü oluşmaya başlar. Değersiz taşları altına çevirip Büyük Yapıt’a ulaşamayacak olsam da yazacağım; belki de satırlarım hep Kara Yapıt olarak kalır, ne gam! Odama girecekler, kan lekeleri içindeki yastık kılıfıma takılacak gözleri; biraz da o kırmızılığın ürkütücülüğünden, kulağımdan akan kanı, saçımın-sakalımın kızılını görmeyecekler, önümde defterim olacak (ah, ne kadar minnettarım yolladığın bütün o defterler, kitaplar, kalemler için), masamın bir köşesinde son metnim için küçük kâğıt parçalarına aldığım notlar olacak (adını “Gri Ada” koymayı düşündüğüm bir metin bu, keşke, ‘ne güzel bir isim bulmuşsun,’ dediğini duyabilsem), neden sonra beni fark edip masaya yanaşmaya başladıklarında sol kolumla yazdıklarımı saklayacağım (bilirsin, son noktayı koyana kadar kimsenin görmesini istemem satırlarımı), gömleğimin üst cebinden sana yazdığım mektup taşacak (ey aptal kafam, nasıl da kırdım seni, yine tutamadım kendimi, bil ki her şeye sebep olan benim ve herkese yalnızca acı veriyorum. Tüm bu mutsuzlukları kendi başıma da, çevremdekilerin başına da yalnızca ben getirdim1), ‘seni çınarın altında bir çay içmeye davet etmek için buradayız,’ diyecekler, aldırmayacağım. Yazmaya devam edeceğim. Ne de olsa, karşılık beklemeyen bir sadakat bu.

1İtalik harflerle dizilmiş cümleler, Vincent Van Gogh’un kardeşi Theo Van Gogh’a yazdığı mektuplardan aynen alınmıştır.”
Sevgili Kardeşim… – Karbon Kopya

YERÇEKİMLİ KARANFİL:
“Biraz önce buldum.
Yerçekimli Karanfil’in arasındaydı. Adam Yayınları’nın eflatun kapaklı baskısı, hatırladın mı? İlk sayfasını koparmış, ikinci sayfanın üstüne adını yazmışsın. Yüz sekizle yüz dokuzuncu sayfanın arasından çıkıverdi karşıma. Tam sana göre bir davranış. Nüfus kâğıdından kitap ayracı.

Sol sayfada ‘Sevişen’, sağ sayfada ‘Dağılgan’ şiirleri var. ‘Bir anlık gecesinde bir günlük mevsimlerin/ Bildik mi yaşamayı ikimizce / Biz getirdik demektir anlamayı evrene/ Sevişmek alanıdır yüreğin’ diyor şiirlerden biri. Öbürü, ‘Güzdü, yapraklar vardı / Biz yitirmek için yaşadık bu ölmezliği / Güzdü yapraklar vardı / Her bir bakışıyla o şimdi / Dağılan beni sevdiğinin dağılışı gibi’ fısıldıyor. Acaba sen hangisini sevdiğin için koydun nüfus kâğıdını bu iki şiirin arasına?

Tekrar tekrar okudum şiirleri. Senin zihninden okumaya çalıştım. Saçma, biliyorum ama anlamaya çalış, beni. Sonra aklıma, kendine her yeni defter aldığında, ilk sayfasına özenle yazdığın o satır geldi: ‘Hayat dediğin, bir cümleye yenik düşmek. Bir kelimeye. Bir heceye.” İki Şiirin Arasında – İki Şiirin Arasında

“Birer kitap koydular valizlerine. Bitiremeden dönecekler. Uzak şehirlerdeki aşkları okurdu kadın evlenmeden önce. Artık yakınında bile yok aşk. Yok. Adam gençliğinin berrak zihninde yer eden şiirleri çoktan unuttu. Ezberindeydi ‘Yerçekimli Karanfil’. Şimdi yer çekimine ne zaman yenik düştüğünü hatırlamıyor.” Alışkanlık – Kediler Güzel Uyanır

YILDIZLAR: “Ağustostaki yıldız yağmuru gecesinden beri başımızı göğe çevirmemişiz. ‘Ben sevmiyorum yıldızlara bakmayı,’ diyor Savaş. ‘İnsana ne kadar küçük olduğunu hatırlatmaktan başka işe yaramıyorlar.’

‘Yanlış bir şey demiyorlar ki oğlum. Küçüğüz. Ne farkın var şu kum tanesinden.’

‘Bilmek başka şey. Ben kafama kakılmasından hoşlanmıyorum. Bıraksınlar beni kendi sahilimde bir avuç kumun içinde yok olayım.’” Biraz Konuşabilir miyiz? – İki Şiirin Arasında

Z

ZAM: “Zam çok fena bir şey. Babam her sabah, ‘Allah belalarını versin, yine zam yapmış şerefsizler!’ diyor. Sinirle atıyor gazeteyi yere. ‘Düzgün koysana şunu,’ diyor annem, yerden kaldırıp katlıyor. Ona kalsa boş yere para veriyoruz bu kâğıt parçalarına, zaten insanın içini karartan haberler veriyorlar. ‘Bir zevkim var şu yalan dünyada, ona da karışma kadın,’ diyor babam. Annem, yeleğinin eteklerini çekiştiriyor. Öyle işte, dünya yalan.” Tommiks Gelse Kurtaramaz Bizi – İki Şiirin Arasında

Ipekli Mendil Ekibiİpekli Mendil Yazarları

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s