Faik İrfan Elverir’den Melek ve Sevim’e, Gece Yarısı Düşünmeleri

Pinar Kur-Asilacak Kadinİki gece önceydi. Belki de üç. Bilemiyorum. Bir süreden beri zaman kavramım sadece mevsimler üzerinden devam ediyor. Aklımda durmadan, “Ne yazacağım, nasıl yazacağım?” sorularıyla baş edemeyince yataktan kalktım. Kütüphanemin karşısına geçtim. Bakışlarımla K harfini buldum, parmaklarımla devam ettim… Cahit Külebi, İsmet Kür, evet, Pınar Kür.

Elimi uzattığım ilk kitap Asılacak Kadın oldu. Kapağını çevirince bir tarih gördüm: 7 Ekim 1989, Erenköy. Daha on yediymişim demek. Hala okunan kitaplara tarih atıldığı zamanlarım. Altlarını çizdiğim satırlar, ünlem koyduğum paragraflar vardı. Özellikle hâkim Faik İrfan Elverir’in anlatıldığı yerlerde bol ünlemler. Belki de okuduğum zamanlarda içimdeki o yaşın verdiği gözüpeklikle, sindirilmeye karşı duyulan taze öfkemle işaretledim o bölümleri. Kendi geçmişindeki aşağılanmışlığı bir türlü üzerinden atamayan Faik İrfan’ın zenginliği üst mertebe belleyip, kendi annesini bile “orospu” olarak görmektedir. Ama tüm sıkıntılarının ve çektiklerinin öcünü almakta gecikmeyecektir Faik İrfan Elverir:

“Tık kalem kırıldı. Gözünü bile kırpmadı. Bilmiyor mu kalemin kırılmasının ne anlama geldiğini. Bilir bilir. Gene de domuz domuz bakar gözünü dikip. İyi tanırım o bakışları. Nihal de öyle bakar oldu kaç senedir. Bu gibilerin tek müdafaası susmak. Kötü kötü bakmak. Aklı sıra adam yerine koymuyor beni. Geçti o günler. Adam yerine konmadığımız günler çok gerilerde kaldı. Artık adıyla sanıyla…”

Geçmişinde annesi yüzünden, annesinin onlara kötü bakması yüzünden koktuğu yargısına varan, en yakın arkadaşı Ercan’ın annesinin onu bu yüzden kovmasını unutamayan bir hakimin, dün gibi canlı kalan bütün öfkesinin insanlara yönelmesi ne kadar dehşet vericidir:

“Tık kalem kırıldı. Gözünü kırpmadı. Sanki kokumu duyuyor o da. Tıpkı Ercan’ın annesi gibi. İkinci ben söktüm okumayı. Ercan’dan sonra. Sınıfın ikincisi. Ama daha sonra birinci. İkinci sınıfta. Ercan’ın annesi beni evden kovduktan sonra. Birinci sınıfta ikinci. İkinci sınıfta birinci…. Ne oldu acaba? Büyük adam oldu mu benim gibi. Büyük adam olsaydı işitirdim adını. Ben birinci oldum. Ama evinin tabanı toprak olduktan sonra birinci olmak neye yarar? Kim inanır çamurdan zeka fışkırabileceğine…”

Faik İrfan yüzünden mi acaba, hala her duruşmada kürsüde oturan hakimin nereden gelip nereye gittiği, nasıl biri olduğu aklıma gelen ilk sorular oluyor. “Ben olsaydım şöyle karar verirdim, böyle karar verirdim, Melek olsaydım, sonradan zorla olma kocasına direnirdim,” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Melek’in “köleliğini” sürdürmüş olması, kaçmaması uzun süre aklımı meşgul etmişti. Ben olsam kaçardım diye düşünmüştüm, o yaşta gerçeklikle yüzleşmekten ve kendi başına gelmedikçe ne yapacağını bilemeyeceğini ayrımsamaktan uzak toy yüreğimle. Doğru ya, o zamanlar, insan daha on yedisiyken daha çok yüreğini katıyor yaşamın her anına. Sonra başka başka dinamikler devreye giriyor. İnsan hayatın kucağına atılıyor/atılıveriyor. Ya da öyle değilse bile, en azından benim o günlere doğru başımı çevirince kendimle ilgili hatırladığım pırıltılı küçük şeylerden biri bu. Yüreğinle yaşamak, ama ille de yaşamak. Ölüm fikri cılız bir kök içimde salınan daha.

Processed with VSCO with a5 preset

Kitabın sonunda Pınar Kür’ün İstanbul İkinci Asliye Ceza Mahkemesi’ne sunduğu savunma dilekçesi gözüme çarpıyor. Tarih 11 Şubat 1988. Davanın konusu “müstehcenlik” ve “cinsel tahrik amacıyla” yazılmış olması nedeniyle açılan kamu davası. Melek’in bölümlerine tekrar göz gezdirdiğimde romanın cinsel tahrik amacıyla yazılmış olmasının hangi gerekçelere dayanmış olduğunu merak ediyorum. Savcının kitabı hiç okumamış olma ihtimali olabilir mi? Kuvvetle muhtemel. O dönem piyasada cinsel içerikli hiç kitap olmadığını iddia etmek gerçekçi olmadığına göre, Asılacak Kadın’da olanın, Melek’in kendi iradesi ve rızası dışında yaşatılan cinsel şiddete dayalı davranışlar olduğu düşünülürse, Asılacak Kadın neden yasaklanmak isteniyordu ki? Kadının cinsel yönden istismarının üstünün örtülmesi ve nesne olarak tescil edilmesi için mi?

“Asılacak Kadın adlı romanıma konu olan gerçek olayın hikâyesini dinlediğimde ve asılmış kadının resmini gördüğümde yirmi bir yaşındaydım. Bu trajik öykünün bende yarattığı derin ve sarsıcı etki çok uzun süre devam etti. Öykü, yıllar yılı kafamda dolandı. İki buçuk yıllık yoğun masa başı çalışmasına, bu çok uzun biçimlenme süresini de katarsak, Asılacak Kadın on beş yıllık bir emeğin ürünüdür. (…) Asılacak Kadın, korunmasız, güvencesiz, çaresiz zavallı bir kadının, dış dünyadan koparılarak, bir sapığın hastalıklı ve korkunç dünyasına hapsedilişini, ezilişini, sömürülüşünü, çektiği türlü eziyetler sonucu kendini savunmak için ağzını bile açamayacak bir nesne haline getirilişini anlatırken, elbette bütün bunlara karşı çıkmakta; kadını bu insanlık dışı durumdan kurtarma çabasına girişen ve başaramayan delikanlının dramını da dile getirmektedir. Biraz önce söylediğim gibi, gerçek bir olaya dayanan ve toplumumuzun eski ve hala kapanmamış bir yarasına parmak basan bu roman, Türk edebiyatının en acıklı, en trajik öykülerinden biridir ve iddia edilenin tam tersine, ahlakçı bir yaklaşımla yazılmıştır. Kadınların para ile alınıp satılması geleneğinin halen yer yer sürdürüldüğü ülkemizde, bu sorunun bir değil bir çok sanat eserine konu olması gerekir…”

Processed with VSCO with a5 preset

Asılacak Kadın’ı bu kısa göz gezdirmeden sonra raftaki yerine koydum. Elim bir öykü kitabına değdi. Bir Deli Ağaç. Kapağı hemen çevirdim. İçindekiler kısmının sağ üst köşesine itinayla yazılmış: 8 Temmuz 1995, Boğlu (Bayramoğlu). Bu kitabın ismini ne kadar sevdiğimi düşündüm. Zaman zaman deliliğe sığınmanın verdiği güveni hiçbir şeyle değişmeyeceğimi bildiğimden midir nedir, bu ismin bana umarsızlık ve özgürlük hissi uyandırdığı hissi geldi yayıldı içime. Kitaba hala tarih ve yer yazdığıma göre öncelikle altını çizdiğim yerleri aradım satırlarda. Hiç çizilmemiş. Kitapla aynı ismi taşıyan “Bir Deli Ağaç” öyküsünden aklımda kalan bölük pörçük parçalar haricinde bir şey hatırlamadığımı anlayınca ilk öyküyü hemen okudum: Yaz Gecelerinde Keman ve kısa bir süre sonra dikkat ettim ki bazı satırları ister istemez çizmeye başladım.

“Korkulu bir düşten –herhangi bir düşten- uyanmayalı yıllar var. Gene de ne zaman gözlerimi karanlığa açsam paniğe kapılıyorum. Uzun sürmüyor; hele son zamanlarda çabucak havagazını kapatıp kapatmadığım, kapının zincirini takıp takmadığım ya da çiçekleri sulamayı unutup unutmadığım konusunda sorulara dönüşüyor bu darmadağın korku. Oysa her gece yatmadan da soruyorum bu soruları kendime; olumlu yanıt almadan da-vermeden de- yatağa girmiyorum. Aynı sorular gece yarısından sonra yinelendiklerinde verilecek tek yanıt var: Yaşlanıyorum.Bu düşünce yüreğimdeki yapay çarpıntıyı dindirmeye yetiyor. Yaşlanıyorum, ne güzel. Az kaldı.”

Ölümü bekleyen bir kadın var karşımda ancak bunun için özel bir çaba harcamak gibi bir niyeti yok. Kendisini tekdüze bir yaşamın içine hapsetmiş. Umut etmeyi de, arzu duymayı da çoktan geride bırakmış gibi görünüyor:

“… Çağdışıyım, evet. Bundan hiçbir hüzün duymuyorum. Uyum sağlamak için çaba göstermektense, uymamanın getirdiği rahatsızlıklara katlanıyorum; yakınmadan, kendimden başka hiç kimseye söylenmeden. Her geçen gün biraz daha yaşlandığıma sevinerek ölümü bekliyorum, sabırla, gelişini çabuklaştırmak için de çaba göstermeden. Yaşamdan beklediğim başka hiçbir şey yok ve belki de tek mutluluğum bu.”

Bu kabullenmişliğin ve teslimiyetin sebebi yavaş yavaş aktarılıyor Sevim’in ağzından. Evet ellili yaşlarında, geceleri uyumakta zorluk çeken, bacakları romatizmalı Sevim. Yirmi bir yaşında âşık olduğu adam İlhan’ı bir trafik kazasında kaybediyor. Yaşamını iki şey çevreliyor; sabır ve koruyucu bir huzura benzeyen tekdüzelik.

Pinar KurBirden sayfanın sonuna baktım, Pınar Kür bu öyküyü otuz yedi yaşında yazmış. Eh, ne de olsa kırka yakın. Öyküdeki kadın orta yaşlı. Kendimi düşündüm; yirmi üç yaşında okuduğum bu öykünün bende hiçbir iz bırakmamış olması hayata o zamanlarda umutla bakıyor olmam mıydı? Yoksa orta yaşın taşıdığı hassasiyetleri, pişmanlıkları anlamaktan çok mu uzaktım? Şimdi ise Sevim’in söyledikleri bazı şeyler ne kadar tanıdık. Yerimden kalktım. Çekmecelerimin birinde duran bir metnin taslağını çıkardım:

“Şimdi gecenin sessizliği tek ses olmuşken, nerede ve nasıl karşılaşılacağını herkesin kendisine mutlaka bir kez olsun sorduğu tek gerçekliği bekliyorum. Kafama dank eden hayatımın onun gölgesinde olduğu…”

Benim karaladığım bu metindeki kahraman da ölümü bekliyordu. Tek gerçekliği beklemekten sıkılmış biriydi benim kahramanım ve beklemeye son vermek niyetindeydi. Tıpkı “Bir Deli Ağaç” adlı öyküdeki aşkına karşılık bulamamış kadın gibi.

İnsan yakın birini kaybedince ister istemez hep aklının bir köşesinde ölüm duygusuyla mı yaşıyor, diye düşündüm. Hele orta yaşla birlikte bu duygu iyice mi güçleniyor? İnsanın hayatında ölümle açılan gedik büyümese de, derinleşiyor mu?

Pınar Kür’ün ölüm ile ilgili söyledikleri aklıma düşüyor:

“Sevdiğin birini kaybetmek ne demektir, bilmem var mı senin hayatında, ama benim var. Çok sevdiğim iki insanı, ikisini de intihar sonucu kaybettim. Ama çok daha önce, çok küçükken de hep aklımdaydı; ya annem babam ölürse diye korkular yaşardım. Nenemin üsteleyerek gösterdiği tabutların bir rolü vardı belki… Kaybettikten sonra da ya hayatta olsaydı, şöyle olurdu, böyle olurdu diye düşünüyorum. Belki delirme aşamasında değil ama, herkesin aklının bir köşesinde vardır ölen ya geri gelebilirse diye. Gidenin gerçekten gitmemiş olduğu duygusu hep derinlerde yaşar. Ciddi kayba hiç kimse tam olarak inanmıyor.”

Ölüm denilen kavramı ilk defa anneannemin anlattığı bir masalın sonunda kahramanın ölmesine isyan ettiğim zaman öğrendiğimi anımsadım. Saatlerce, “Ölmek istemiyorum,” diye ağlamıştım. İnsan ölümün gölgesi hep üzerindeyken nasıl umutla hayata asılabilir, bilmiyorum hiç. Bir tek ben mi taşıyorum bu gölgeyi sırtımda?

Sevim de bilemiyor aslında, ancak bir gün yaşadığı apartmana taşınan bir çiftin dairesinden gelen keman sesiyle sıyrılıyor tekdüze yaşamından. Başkalarına olağan ve sıradan da gelse, duyduğu keman sesi Brahms’ın melodilerini taşıyor dairesinin içine her gece. Birden bir değişim başlıyor. Gördüğü çiftle birlikte sevgilisi İlhan da canlanıyor, dört kişilik bir aşk yaşanıyor adeta. Ve Sevim kendi aşkının yarım kalmışlığına ve yaşanmamışlığına ilk defa gözyaşı döküyor. Döktükçe de kendisine geliyor:

“ …Sonsuz bir hoşgörü, yürek yakınlığı ve anacan bir sevgiyle izliyordum dörtlünün yaşamını. İkide bir öğüt vermekten geri kalmıyordum. Önümüzde tüm bir yaşam yok, yanılmayın, diyordum. Düşlerin çoğu geride kaldı, ilerisi için olanlar da gerçekleşmeyebilir. Gerçekleşmeseler de olur ayrıca, önemli olan şimdi. Yeni şarkılar söylenecekse acele etmek, hemen başlamak gerek. Bir tek an bile boşa harcanmamalı. Her şey olası değil sandığınız gibi; var olanı anında yakalamak, elden kaçırmamak zorundasınız.”

Bu geç kalmış pişmanlığı düşündüm. İnsanın hayatını geçmişte yaşanmış bir olayla dondurması doğru muydu? Başlardaki “ille de yaşamak” duygusu zamanla nereye kayboluyor? Belki de ölümü beklemek yerine güzellikleri görmeyi ve tatmaya çalışmayı seçmeli? Sevim’in de dile getirdiği şu sözlere sarılmak en iyi çözüm değil mi belki de?

Gerçekleşmeyen öpücüğün ardından pipo içerek bahçeyi seyreden adama bakarken derin bir keder duydum oysa, gözlerim doldu dolacak oldu. Yarım kalmış, yinelenmesi olanaksız bir an daha işte. Neden vaktinde bilmez insan? Neden her güzelliğe sonuna dek yapışmakta direnmez? Neden çok sonra anlar en küçük yaşam kırıntısının bile değerlendirilmesi gerektiğini?”

Billur OzekeBillur Özeke
İpekli Mendil Yazarı

Kaynaklar:
Bir Deli Ağaç, Pınar Kür Can Yayınları 6.Basım, 1992
Asılacak Kadın, Pınar Kür,Can Yayınları, 7. Basım, 1989
Aşkın Sonu Cinayettir, Mine Söğüt

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s