Gizli Kalmış Bir Cevher: Ahmet Naim Çıladır

Balzac’tan etkilenen, Sabahattin Ali öldürülünce kalem tutan sağ elini bilinçli bir biçimde yakacak kadar duyarlı ve acıları derinden yaşayabilen, yazın hayatına çocuk denecek yaşta yerel gazetelerde mizah hikâyeleri yazarak başlasa da tek basılı olan kitabına ölümünden kırk iki yıl sonra sahip olan bir kalem Ahmet Naim Çıladır. Oğlu Sina Çıladır’ın deyimiyle Yitik bir Savaşçı.Ve belki de daha çok Yorgun Savaşçı.

Ahmet Naim Ciladir-Ates NefesElimdeki Can Yayınları’ndan çıkan Ateş Nefes adlı bu kitabın ilk baskısının Yeditepe Yayınları tarafından Mart 1968 yılında yapılmış. Ahmet Naim’in de çoğu yazar gibi öykülerini basılı bir hale getirme arzusu duyduğunu şu satırlardan anlıyoruz:

“Basılmış olan kitaplarımın çoğu, sosyal konular üzerine etütlerdir. Hikâyeci tanındığım halde ve yayınlanmış yüzü aşkın hikâyeme karşı tek hikaye kitabım yoktur. Bu eksikliği gidermek için on beş hikâyemi kitap hakinde yayımlamak üzereyim. Kitap işimi dostum Mehmet Seyda İstanbul’da izliyor.”

Üç tane de roman yazmış Ahmet Naim, biri Sedat Simavi’nin teklifi üzerine kaleme alınmış: Toprağa Dönüş. Diğer ikisi de başka dergilerde tefrika edilmiş ancak hepsi dergilerle birlikte derinlere gömülmüş. Kim bilir bu dergilerin bazıları kimlerde ve nerelerde?

Oğlu Sina Çıladır 28 Nisan 1992 tarihinde yazdığı bir mektupta Ahmet Naim’in 1971 yılına kadar yayımlanmış ürünlerinin müsveddelerinin, yayımlanmamış hikayelerinin, radyo ve sahne oyunlarının, çeviri ve üç romanının müsveddelerinin, sarı ve kareli defterlerdeki “karalamalarının” kendisinde olduğunu, bunlara el konulduğunu, kendisine geri verilmediğini, en son Selimiye’de olduğu söylense de oradaki ünlü çöp fırınında yakıldığını ifade etmiş.

Kırk yılı aşkın bir üretimin bir anda ateşe teslim edilişi. Hiç acımadan. Sina Çıladır’ın aklına bu acı kayıp geldikçe yüreğini ateşten nefesler dağlıyor olmalı. Hayat hikayesini Sina Çıladır’ın Yitik Savaşçı başlıklı yazısından okuyunca gerçek savaşçı ifadesinin tüm gerçekliğiyle yüzleşiyor insan. Yaşam mücadelesinde önce cepheler küçük de olsa, her adımda yengi de olsa yorgunluk genç yaşlarda birikmeye başlıyor.

Sultan Reşadiye Mekteb-i İptidaisi’nde öğrenciyken babasının ölümü üzerine ailenin geçimini sağlamak için garson yamaklığına başlar. Fakat en sonunda bu durum okulu bırakmasına neden olur, çünkü geceleri de papaz okulunda Fransızca öğrenmeye çalışmaktadır. Ardından Beyrut’ta polis memuru olan ağabeyi onları yanına çağırır. Körüklü piyano ve yığın yığın kitapla dolu geçen altı ay İngilizler’in Beyrut’a gelmesiyle son bulur. Kırk beş günlük açlık ve sefalet içinde bir kaçış başlar. Kurtuluş umudu olan İstanbul’da ise manzara ise daha da umut kırıcıdır:

O sıralarda açlık ve sefalet, birer sözlük kavramı olmaktan çıkarak sokaklarda elle tutulur canlı birer nesne haline gelmişti. Kolera, bitli humma gibi bulaşıcı hastalıklar salgın bir afet halinde ortalığı kasıp kavuruyordu. Çeşme yalaklarına atılmış çürük marul yapraklarını toplayıp kemiren açlara, gecelik entarileri içinde kapı kapı dilenen hastane taburcularına, mezarlık aralarında müşteri gözeten dilenci fahişeler rastlanıyordu.”

Nakşibendi Tekkesin’de kısa süren misafirlikten sonra Konya’da duraklarlar. İlk yazılarına da mizah metinleriyle burada başlar. 1920 yılında Zonguldak’a adım atar. Zonguldak ile birlikte de Ahmet Naim yavaş yavaş madencileri, madenciliği, ezilmiş ile ezilenleri keşfetmeye başlayacaktır. Bu keşif artık onun yakasına elmas bir iğne gibi takılacak ve madencilerin ilk öykülerini yazmaya başlayacaktır. Ancak Ahmet Naim sadece madencilerin öykülerini yazmakla kalmamış, onlar için mücadele de vermiş, yabancı sermaye hükümranlığı altında işletilen ve bu düzen içinde sömürülen işçilerin sorunlarına eğilmiştir. Bu eğilim arka arkaya 1935 ve 1936 yıllarında tutuklanmasıyla sonuçlanır. Yerel gazetede işçiye yatacak yer ve giysi verilmesini talep etmesi suç olarak görülmüştür.

Atesnefes

Beni en etkileyen savaşlarından birisi de kömür havzasını yöneten ve koloni haline getiren Fransızlar’a karşı direnişi oldu. Ahmet Naim Fransızların kutlattığı Sainte Barbe Madenciler Bayramı’nın Türkiye’de kutlanamayacağını ileri sürmüştür, çünkü bir kutlama olacaksa kömürü ilk bulan kişinin adıyla kutlanması gerektiğini savunmaktadır. Bunun üzerine iki arkadaşıyla birlikte bir buçuk yıl süren bir araştırma yapar ve 1829 yılında Uzun Mehmet adında bir deniz eri tarafından bulunduğu sonucuna ulaşırlar. Bu bulgu İstanbul basınına aktarılır ve sonunda Halkevi tarafından görevlendirilen bir kurul her yılın 8 Kasım gününün Uzun Mehmet olarak kutlanması için karar alır.

Kömür Havzalarının devletleştirilmesiyle birlikte yazılarının ibresi tamamen hikayelere yönelmiştir. 1950’lerde yazmayı bırakır. 1951 yılında bir Fransız film şirketinin Zonguldak köylerinde çektikleri filmin ulusal onuru kırıcı nitelikte olduğu düşüncesiyle filmin yurt dışına çıkarılmaması için mücadele eder ve işinden kovulur. Aynı dönemde büyük oğlunun ölüm haberini almasının üstesinden gelemez ve acısını alkolle uyuşturmaya çalışır, 1960 sonrası emekli maaşı yetmez hale gelmiştir. Yerel gazetelerde sekreterlik yapar, magazin klişesi altı yazılar yazar. 1967’de küçük oğlu Sina Çıladır önce sağır olur, ardından sanatoryuma yatar. Ahmet Naim zaman zaman ayağa kalkmak istese de tökezlemeleri devam eder. Hastalık, evlat acısı, geçim sıkıntısı tüketir yaşamını gitgide.

24 Nisan 1967 yılında sabaha karşı ölüm alır Ahmet Naim’i. Belediye doktoru tarafından sebep “grip” olarak yazılır. Belki de üç gün evinde hiçbir yardım talep etmeksizin yatarken ölümü çağırmıştır Ahmet Naim, kim bilir.

Ahmet Naim Çıladır’ın madencilerin öykücüsü olarak nitelense de kitaptaki Kuduz Düğünü başlığı altındaki yedi öyküsünü okuduğumda aslında sadece iki tanesinin madenle ilgili olması şaşırtıcı geldi. Yüzden fazla öykü yazdığı düşünülürse Sina Çıladır’ın ifade ettiği gibi ya bunları yayımlamadı ya da yayımlayamadı.

Şükran Kurdakul Şairler ve Yazarlar Sözlüğü’nde Ahmet Naim’e, “Zonguldak ve çevresinin insanını katıksız, doğal yaşantısı ile yansıtan başarılı bir sanatçı olarak kabul edildi,” diyen Adnan Binyazar’ın sözleriyle yer vermiş.

VLUU L200  / Samsung L200

İrfan Yalçın Çığ Dergisinin 3. Sayısında Ahmet Naim için şu sözleri söylemiştir:

“Ahmet Naim kendi kendini yetiştirmiş, Zonguldak’ın dar koşulları içinde bile, Türkiye ölçüsünde bir üne erişebilmiştir. Kömür ocaklarında da çalışan Ahmet Naim, ocağı, kömürü, yer altı işçisinin dramını çok iyi bilir. Bunu onun hikayelerini okuyunca hemen anlıyoruz. O Türk hikayesinde ilk olarak yeraltı işçisini ele alan, bu işçinin serüvenini yazan kişidir.”

Gürdal Özçakır ise “Madenci Edebiyatında Simge İsim: Ahmet Naim Çıladır” adlı yazısında Çıladır’ın öyküleri ve sanat anlayışı için şu ifadeleri kalem almıştır:

“Makalemizi Kemal Anadol’un şu tespitleri ile nihayetlendirelim: Kazmacısı, domuzdamcısı,lağımcısı ile Ahmet Naim’e kadar Türk edebiyatında iş kazası, göçük, grizu yoktur. Yerin altından cesetleri, saniyede yıkılan umutları, çıkıp giden canları, dağılan aileleri bize o tanışmıştır. Bu zengin gözlemler, usta bir anlatımla birleşince yazınımız ilk işçi öykülerine tanık olmuş, özgün bir hikâyeciye kavuşmuştur. Ahmet Naim, kuşkusuz yereldir. Çünkü ekmek parasını Zonguldak’ta kazanmış, başı burada belaya girmiş, acı ve tatlıyı bu kentte yaşamıştır. Birikiminde, deneyiminde, gözlemlerinde, insan ilişkilerinde hep Zonguldak ve Zonguldaklılar vardır. Ahmet Naim, ulusaldır. Çünkü ulusal yazınımızda ilklere imza atmıştır. Yukarıda söylediğimiz gibi edebiyatımızda ilk işçi öykülerini o sokmuş, Zonguldak maden işçilerini, kıvırcıkları, Lazları, başçavuşları, mühendisleri ülkeye o tanıtmıştır. Abartmadan söylüyorum, Ahmet Naim evrenseldir. Çünkü öykülerinde sınıf çelişkileri, emekçilerin yaşam biçimi, alışkanlıkları, acıları ve az da olsa umutları vardır. Bunların hepsi evrenseldir. Somut bir örnek vereyim. Alın Çıladır’ın ‘Ateşnefes’ hikâyesini çevirin İngilizce ve Fransızcaya oradaki okurlar da bu çarpıcı grizu öyküsünü rahatlıkla okuyacak, okumak bir yana etkilenecek, ürpereceklerdir.”

Ahmet Naim Ciladir-Kuduz DugunuKuduz Düğünü başlığı altında sıralanan ilk öykü olan Kuduz Düğünü bana hiç bilmediğim bir batıl inancı öğretti: Kuduz bir köpek tarafından ısırılan kişi için adeta pagan törenlerini anımsatan bir ayini okudum diye tanımlayabilirim bunu: palgurtlatmak. Meşalelerin yakıldığı, davulların çalındığı, ısırılan kişinin üç gün boyunca uyutulmadığı, kunduz böceklerinin yedirildiği, kuduz olmasın diye kırk defa ateş üzerinden kaba etlerine vurularak atlamak zorunda kalınan bir tören. Sonuç: Bir babanın evladını göz göre kuduza teslim edişi, sonuçta kendi çocuğunu bu sefer doğrudan kendi elleriyle öldürmeye çalışırken kuduran çocuğu tarafından parçalanışı. Öykü sona erdiğinde kendimde hayatıma mal olmayacak türde olsa bile tüm kör inançlarımdan vazgeçmem gerektiğine karar verdim. Bir de hala bu inanca sahip olan kişilerin bulunup bulunmadığını düşündüm.

Cinci Mustafa adlı öyküde, Mustafa’nın baba tarafı cincilikle geçimlerini sağlamışlarsa da Mustafa cinci olmadığını köylülere kabul ettirememiştir. Çünkü onun ne cinci olmaya eğilimi ne de niyeti vardır:

“İçine cin girmiş bir insandan büyü ile cini çıkarıp sonra da meşalelerin ışığı altında davullar gümbürdeterek, kendisinden başka kimselerin göremediği cin efendiyi dolma tüfekle alaşağı etmesini ve tüfek patlayıp herkesin gözünü yumduğu sıra, kuşağı arasından çıkardığı koyun dalağını ileri fırlatıp atmasını ve attığını meşalelerin yardımıyla bulunca da, kanlı dalağı uzaktan köylülere göstererek, “Nah işte habis..” demesini, babasının bütün zorlamalarına karşın öğrenmek istememişti.”

Köylüler giderek Mustafa’ya hem çekindikleri, hem de cinciliğini kullanarak kendisinden bir fayda sağlayamadıklarından ötürü kin beslemekte ve onu dışlamaktadırlar. Bu nedenle hayvanlarla temas kuran Mustafa bir gün Ferhat Ağa’nın ineğini sevmiştir. Ancak inek bir süre sonra yere yığılmıştır. Ferhat Ağa iyileştirmesi için Mustafa’yı evine götürür. Mustafa sevmiş ve içindeki kötücül cin ineğini hasta etmiştir çünkü. Mustafa böyle bir şeyin elinden gelmediğini söylese de Ferhat Ağa inanmaz ve onu öldürene kadar döver. Hâlbuki olan sığırtmacın dikkat etmediği bir anda bir yılanın ineği ısırmasıdır. Kör inanç, gene bir insanın hayatına mal olmuş, insanın bilmediği, anlayamadığı şeylere karşı korkunun saldığı bir öfkeye mahkûm oluşu ve dışlanması gerçekten etkileyici bir biçimde dile getirilmişti. Öykünün sonunda sığırtmacın itirafta bulunmayışı/bulunamayışı ise bana bir an Ömer Seyfettin’in Kaşağı adlı öyküsünü aklıma getirdi.

Ahmet Naim Ciladir2

Madencilerin hikâyelerinin anlatıldığı öyküleri arka arkaya okuduğumda diğer iki öyküde de olduğu gibi ölüm en belirgin olguydu. Ateşnefes’i bitirdiğimde hayatımda ilk yer eden maden faciasının hangisi olduğunu anımsamaya çalışırken buldum kendimi. İlk grizu patlaması benim hafızamda 1992 yılındaki Kozlu olarak yer etmiş. Sanırım yer altında ateşnefesin içine çekmeye çalışmadığı hiçbir madenci olmayacak.

Göçük olduğunda ateşnefesin diğer işçi arkadaşlarını yutmaması için bir göçük yaratıp kendisini feda eden Tayyip Çavuş’un öyküsüdür Ateşnefes. Güleryüzü, hazırcevaplılığı ve iş bilgisinden çok, kendisinin “nalin” dediği takunyaları ile ünlüdür. Ateşnefese teslim oluşunun ardından dört gün sonra cesedi arandığında ve bulunamadığında geriye sadece bu ünlü nalınlardan birisi kalır.

Arkadaş Sevgisi’nde aralarında çeşitli husumetler, kavgalar olsa da yerin altında, her inişin bir çıkışının olmayabileceği gerçekliği altında, ölüme meydan okuyana maden işçilerinin aralarındaki dayanışmanın, bağlılığının hikâyesi verilir Ahmet Naim tarafından. Kazmacı Şeremet ile Lağımcı Hamit Kazmacı arasındaki bağ da dostluk da aşk da ola işin içinde sarsılmaz niteliktedir. Herkesin birbirine bir şekilde can borcu vardır.Yerin altında paylaşılanların üzerine yer üstünde zaman zaman gölgeler dolaşsa da bir madenci asla diğer can yoldaşını geride bırakmamaktadır.Yaralı olsa da bir madenci arkadaşının gökyüzünü, ayı, yıldızları biricik daha görme arzusunu ölümü pahasına yerine getirecektir.

Yoklama adlı diğer bir öyküde ise Alacalı Ali madende çalışmaktadır ve karısı hamiledir. Doğum esnasında sıkıntı yaşayan karısı için Ali ekmek çetelesini yüzde otuz eksiğine kırdırarak kumpanya bakkalından elde ettiği parayla doktoru getirtir ancak karısının büyük şehre gitmesi gereklidir. Bu esnada sıra çavuşunun çevresine halkalanan işçilerin arasına karışır ve çavuşun sözlerini duyar:

“Uşaklar, uşaklar! Bu akşam, gece ortası vardiyasında üçüncü kılavuzda su iskandili yapılacak. İş eccük zor emme… bu işi becerende kumpenyenin elli has gaymeciğini hak ettin. İş tamam, para tırınk.”

Ali işi kabul eder ancak iş esnasında göçük meydana gelir. Ertesi sabah yoklama yapılmaktadır:


-Kaç?
-İki.
-Burada.
-Eksiğiniz?
-Dört.
-Arıtlılar?
-Biziz.
-Ne kadarınız yok?
-Yedi.
-Tonyalılar?
-Buyur.
-Kaç?
-Onbir.
-Alacalılar?
-Burada.
– Kimler noksan?
-Ali, Satılmış, Ercep, Simail, Şeremet.
İş başı kafasını salladı:
-Pekâlâ, yoklama tamam.

Yoklama usulen tamamlanmıştır. Peki, bir mevcudu tamamlamaya yarayan sayıları mı temsil etmektedirler maden işçileri? İşbaşı yoklama sonunda, “..bu zarar ziyanla Armutlu ocağı belini doğrultur mu bakalım,” diye düşünürken sadece madendeki göçüğün verdiği zarar mıdır önemli olan, pek çok hayatta oluşan onarılması zor göçükler ne olacaktır?

Ahmet Naim’in üç kısa öyküsünde ilk anda sordurttuğu bu soruları halen daha da katman katman çoğalmış bir biçimde sorguluyoruz sanırım. Ahmet Naim’in 1937 yılında işçilere iyi koşullar sağlanmasını önermesinin üzerinden neredeyse seksen yıl geçmesine rağmen hala aynı sorunlar gündemde.Belki de bu nedenle Ahmet Naim’in ismi daha çok anılmalı, yer altındaki insanların çileli hayatları yazdığı öykülerle hep anlatılarak toprak altından çıkarılmalı diye düşünüyorum.

Billur OzekeBillur Özeke
İpekli Mendil Yazarı

Kaynaklar :
Ateşnefes, Can Yayınları 2009
Yirmi Yıldan Kırk Yıla Bağlanan Öykü, Hürriyet Yaşar Ateşnefes sf:9-15
Yitik Savaşçı, Sina Çıladır Ateşnefes sf: 15-21
Sina Çıladır’dan Bir Mektup, 28 Nisan 1992 tarihli bir fakstan, sf: 21-25
Ahmet Naim Çıladır’ın Öyküleri Üzerine Bir İnceleme, Fatih SAKALLI, Doç. Dr. ,Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 2, Sayı: 2/2, Haziran 2014, s. 335-347

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s