Bir Hikaye Nasıl Bitmeli?

Amatör olarak yazı yazmayla ilgilenen herkesin bilgisayarında yarım kalmış hikayeler bulunur. Yazan binbir hevesle başladığı cümlelerini tekrar okuduğunda, ya aklındaki “muhteşem”liğe erişemediğini fark ederek bırakır, ya da ilerlediği yolun neresi olduğunu göremeyerek. Başka birçok neden de olabilir bir hikayenin bitemeyişinde ama, sanırım bunlar en sık yaşananları.

Bugün bilgisayarında, masasında ya da tuttuğu defterlerde yarım kalmış hikayesi olanlar için, her öyküsü bir ders niteliğinde olan Haldun Taner’in öykülerinin izini sürmek istedim. Aramızdan ayrılalı tam otuz yıl oldu bugün.

Haldun Taner3

Ben onun adını ilk kez tiyatro oyunları sayesinde duydum. Öykücülüğünü keşfetmem biraz zaman aldı. Şimdi yirmili yaşlarını süren arkadaşlarım benim kadar geç kalmasınlar isterim. Bir de hikayeleri hep yarım kalanlar tabii…

Haldun Taner öyküleri ilk olarak insanlığa karşı saf sevginin içinizde durduğu yere dokunuyor. Bu sevgiyi mizah, hiciv ve ironi zemininde dokurken kullandığı dil hayranlık uyandıracak ölçüde sade. “Açık seçiklik, sadelik yazarın birinci nezaket borucudur,” diyen Haldun Taner “herkesin anlayabileceği halkçı bir üslüp” peşinde bir yazar. Döneminin yazınsal gruplarına ve dönemsel akımlarına hep mesafeli. Üstelik öykülerinin yayınlandığı 1950’li yıllarda varoluşçu-gerçeküstü akımlar edebiyatımıza fena halde hakimken. Kendisine yöneltilen tüm eleştirilere rağmen çok okunan edebiyatın peşinde olduğunu açıkça dile getirmekte. Ayşığında Çalışkur gibi nadide eserleri dışında biçimsel arayışlara pek girmeyen bir yazar.

Haldun Taner-Ayisiginda CaliskurÖykülerinde bürokratik açmazları, insanın tutarsızlıklarını, kendini beğenmişliklerini hicvediyor. Hicvin baskın olması onun mizahı bir mücadele aracı olarak gördüğünü ya da sınıf bilinciyle hareket ettiğini düşündürmesin. Zira toplumsal yergiden çok bireysel yergi ile ilgileniyor ve tutunduğu mizah tamamen insan odaklı “insanlık halleri” üzerine. Yolsuzlukları, sömürüyü, burjuvazinin yozlaşması gibi konuları hep bu insanlık halleri penceresinden anlatıyor.

En ağır eleştirilerini yazarlık kurumuna getiriyor.

Hikayesi bitmeyenler, yolunu bulamayanlar olarak hala buradaysak devam ediyorum. 🙂

Öykülerinde hayatın doğallığını, yazarlığın kurgu yanı ile karşılaştırıp yazarların insana tepeden bakan duruşunu eleştirir. Bu bir bakıma dönemin varoluşçu-gerçeküstü akımlarına da bir eleştiridir. Bencil ve benbilirimci tutumu tüm öykülerinde eleştirirken, kendisi de kendinden nasibini alır: İznikli Leylek isimli öyküsü şöyle biter mesela:

Halbuki ben, şu hülyalı İznik sabahı, yere sırtüstü yatıp masmavi gökyüzüne bakarak kafama üşüşen hayallere geçit resmi yaptırmak, sonra da hasırın üstüne bağdaş kurup yaralı leyleğin hikayesini yazmak istiyordum. (…) kafileye katıldım.

Böylesi, belki de hayırlı oldu. Çünkü bıraksalar orada oturup yaralı leyleğin hüsranı ile insanoğlunun kaçınılmaz kaderi arasında benzerlikler bulan, başımdan büyük bir hikaye yazmaya kalkacak, yüzüme gözüme bulaştıracaktım. Hikayemin son cümleleri kafamda hazırdı bile… yazımı şöyle bitirecektim.

Bütün çabalar boşuna… Ne yaparsa yapsın, istediği kadar havalanacağım diye çırpınsın, sonunda insanoğlu da yaralı bir leylek gibi rezil ve perişan yan üstü toprağa yuvalanmıyor mu? Kaderlerimiz aynı: Uçamayacağını bilmek, yine de uçmaya yeltenmek.

Evet. Hiç lüzumu yokken bu yolda böyle acıklı ve kötümser bir hikaye yazacaktım. Hoca çağırınca yazamadım. Hikaye yerine o günümü Mahmud Çelebi Cami’nin kapı kitabesi, Yakup Çelebi Zaviyesi’nin tuğla tezyinatı, Nilüfer Hatun İmareti avlusundaki sütun başlıkları arasında tükettim.

Yarın da İsmail Bey Hamamı’nın kesitini çıkaracağız…

Okura bunun bir hikaye, yazar kişisinin de, hani neredeyse, sadece bir “nakleden” olduğunu sade ve düz bir anlatımla sonlandırıp, hikayesini bitiremeyenlere, o son cümleyi bir türlü beğenmeyenlere, asla kafasındaki gibi olmayanlara rahat bir nefes aldırıyor yazar. Benzetmek ne kadar doğru bilemedim ama Brecht’in oyunlarını izlerken, izlediğimizin bir tiyatro olduğunu bize her fırsatta hatırlatması gibi.

Brecht demişken, Ferhan Şensoy otobiyografik roman serisinin son cildi Başkaldıran Kurşunkalem’in son bölümünde Şahları da Vururlar oyunun finaline “hem annem hem babamdı” dediği Haldun Taner’in nasıl dokunduğunu anlatır. Yazmazsam olmaz, Ferhan Şensoy ağlar, ben ağlarım.

Ferhan Sensoy

(…)
Şahları da Vururlar’ın son sahnesine kadar ulaştım. Sonunu yazmak için İran’daki gelişmeleri beklemekteyim.
Haldun Taner’e telefon ettim, oyunu ona okumak, fikrini almak istediğimi belirttim. Yarın için Divan Pub’da randevu verdi, heyecanlıyım.
(…)
Günlük güneşlik bir hava, pastırma yazının son demleri. Çantamda Şahları da Vururlar dosyası yürüyerek geldim Teşvikiye’den Elmadağ’a. Yüreğim küt küt çarpıyor, sanki sınava gireceğim.
Haldun Taner Divan Pub’ın önünde otel kapısından kaldırıma dek uzanan masalardan birinde oturuyor. İliştim karşısına.
Kazancı Yokuşu kitabımın hiçbir kitapçıda bulunmamasından yakındım. Gülümsedi.

-İlk kitabı yazmamak lazım.
-Direk ikinciden mi başlamak gerek?
-Genellikle yazarların ilk kitabı harcanıyor. Yazarlar ünlü olunca ilk kitaplar yeniden basılıyor. Benimki de öyle olmuştu… Üzülme… Oku bakalım oyununu.
-Uzun sürebilir… İsterseniz dosyayı size verebilirim. Bende bir kopye mevcut.
-Hayır hayır, oku. Vaktim var.

Sesim titreyerek başlıyorum okumaya. Bir peygamber sabrıyla sonuna dek dinliyor, kimi yerlerde gülüyor, gülümsüyor.

-Çok güzel.
diyor sonunda. Ağlayacak gibi oluyorum.
-Gerçekten mi?
-Hem çok güncel, hem evrensel, hem de sağlam bir güldürü. Uydurduğun dil çok güzel. Yalnızca birinci perdenin sonu bana biraz sert geldi.

Ferhan Sensoy-Sahlari da VururlarBirinci perdenin sonunda, Ömer Hayyam, Şah Rıza’nın huzurunda vuruyor sazın teline;
Şahımızın önünde boynumuz kıldan ince
Şairem ki ölüme giderim geze geze.
Şiirler ölmüyor ki şairler öldürülse.
Şarkı sonunda Şah;
-Munu evvel ipe, âhır kurşuna dizsinler, ölüsünü değirmende çeksinler!
buyuruyor. Hayyam’ın idamıyla bitiyor perde. Ustam başka bir final öneriyor;

-İdamdan önce suçluya son arzusu sorulur. Şah, Hayyam’a son arzusunu sorsun. O da, İran veliahtını görmek istediğini söylesin. Şah;
-Ne veliahtı? Daha ortada gelin yok!
desin, Hayyam şöyle yanıtlasın:
-Menim acelem yok, men meklerem.

İki gözümden birer damla yaş süzülüyor, hüngür hüngür ağlamak üzereyim. Çok güzel bir perde finali armağan ediyor bana tiyatronun peygamberi Haldun Taner.
Bu oyunu tiyatroya vermek istemediğimi, kendi düşündüğüm gibi sahneye koymak arzumu dile getiriyorum.
-Kendi tiyatromu kurmak istiyorum.
-Paran var mı?
-Hayır hocam. Buyurduğunuz gibi olay iki kalas bir heves. İşin fenası bende sadece heves var, kalas parası da yok!
Gülümseyerek koyuyor elini omzuma;
-Kolay gelsin. Yolun açık olsun!

Koyverdim dizginlediğim gözyaşlarım, Elmadağ’ı sel aldı. Gondolla döndüm Teşvikiye’ye.

Hikayesi yarım kalanlar, binbir hevesle başladığı cümlelerini tekrar okuduğunda, ya da aklındaki “muhteşem”liğe erişemediğini fark edenler ve ilerlediği yolun neresi olduğunu göremeyenler…

Haldun Taner’in eli üzerimizde olsun, hepimize kolay gelsin ve yolumuz açık olsun.

Eda YavasEda Yavaş
İpekli Mendil Yazarı

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s