A’dan Z’ye Leylâ Erbil

19 Temmuz 2013’te gitti Leylâ Erbil. En kıymetlilerimizden birini kaybettik. Ölüm yıldönümünde onu, onun satırları içinde aradık. Kafa kafaya verdik, bir sözlük oluşturduk. Her madde o kadar değerliydi ki, eleme yapamadık. Sözlüğümüz, Istanbul Art News ekinden ayrı bir edebiyat dergisine dönüşen IAN.Edebiyat’ta yayınlandı. Böylece, bir sözlüğümüzle ilk defa mürekkebin kokusunu duyduk. Nicelerine.

Leyla Erbil-Ipekli Mendil

ANADOLU: “Eskişehir (Dorylaeum), İskender (Alexander) burada çözüvermiş kördüğümü, with a bold blow of his sword, Anadolu bu topraklar, insanları göçüren üzerinden milyonlarca, Tekvin ninemi bile, hoş görerek, susarak, yarı gülümser, seyrederek sabırla… Sabırla ve düşman, çekiyor beni de bağrına zerdali, timur hindi, badem, turp, koruk ve soğanlarıyla benevşe kökü, kocayemiş kökü (sidik zoruna iyi gelir) ve gülleriyle. Bir ermiştir bu topraklar, sürgünü olduğum üzerlerinde.” Konuşmadan Geçen Bir Tren Yolculuğu, Eski Sevgili

AŞAĞI: “bu merhametsiz kentin insanlarıyız ve yakında çok yakında zalim zamanın bir hiçi kadar yakında biz de aşağıya gideceğimizi bilerek şimdilik dolaşıp durmaktayız toprağın üzerinde” Kalan

AYNA: “aynaydın da sen artık o sadece yansıtıyordu senin aynalığını sana” Cüce

BALIKÇI: “Günler geçip vapur özgürlüğüne ve bağımsızlığına eriştikten sonra, bir güz başı, birkaç gün öncesinde göçebe kuşların gökte anaforlaştığını gördüğümüz bir güz başı, kocamış ve gözleri hep sulanan bir balıkçı gecenin bir saatlerinde yirmi iki yıllık sandalının dipten dibe kara bir gıcırtıyla titrediğini, neredeyse alabora olacağını, canının suya dar attığını, yüzerek karaya vardığını ve tam o anda sandalının gözlerinin önünde sulara gömüldüğünü söyler oldu. Bu olaydan önce de Beşiktaş iskelesinin oralarda, balıkçıya, çorapsız etlerinin oyuklarındaki kirleri her akşam kedilerin yalayarak doyduğu balıkçıya, sık sık rastlanırdı, boş ispirto şişesine sarılmış kaldırımda yan yatar, ‘Telgrafın Telleri’ni okurdu kesik kesik, annem, onun yanına yaklaşmamamızı isterdi.” Vapur, Gecede

BAŞSIZ GEYİK: “Zehra Hala’mın anlattığı, ‘Başsız Geyik’ masalını anımsatıyor. (Geyik, yedi kat yerin dibinde ışıkla yaşarmış. Boynuzundaki bir madde vurduğu her taşı altın ve gümüş tarlasına dönüştürür, yerin dibini beyaz yaldız alevlerle donatırmış. Boynuzlarıyla vura vura kendine yedi kat yol açmış ve dünyamıza varmış, ama çıkar çıkmaz başı ve boynuzları yanarak duman olmuş, külleri oraya buraya savrulmuş, sadece gövdesi kalmış. Gövdesinden ses çıkaran bir mcczup geyikıniş artık, konuşurmuş ama ne dediği anlaşılmazmış. Alıp kendini, başını, KENDİNİ, arayıp dururmuş hala. Başının duman olup kül olup yok olduğunu geri gelmeyeceğini bilmezmiş gövdesi. Maden işçileri, yerin altında onun dolaştığı yerlere rastlayınca sevinirlermiş, ışıl ışıl aydınlıkmış onun gelip geçtiği yollar … )” Karanlığın Günü

baylanBAYLAN PASTANESİ: “Baylan Pastanesi,1932’te ilkin baba Lenas tarafından ‘L’orient’ adıyla açılmış; ardından ‘vatandaş Türkçe konuş’ kampanyasıyla toplumun yeni arayışlarına uyan baba Lenas.1934’te vaktiyle akademi müdürlüğü de yapmış olan Burhan Toprak’ın bulduğu; varsıllık, bolluk, nazlılık, şımarıklık anlamına gelen ‘Baylan’ ı seçmiş. Bu ad çok tutulmuş ve o tarihten sonra birçok Türk aile, oğullarına Baylan adını takmış. İstanbul’da birçok yerde de Baylan’ın çikolata imalathaneleri vardı. İlk gençlik yıllarımda annemin bayramlarda seyranlarda konu komşu kadınlarla toplaşıp Mecidiyeköy’deki Baylan imalathanesinden ucuz çikolata almaya gitmesini anımsarım.” Vinteuil’in Sonat Andantesi, Zihin Kuşları

BEKLEYİŞ: “Bekliyorsun, sürekli bekleyişleri art arda ekliyorsun; seni seyrediyorum ve ses etmiyorum çünkü bekleyişin süslü bir imparatorluğu vardır. Umut silinene kadar güçlü bir direnişle dikilirsin tahtında. Sonra düşüş başlar. Başladığın yere dönüş.” Cüce

BORGES: “Elbette öykülerini başka türlü de yazabilirdi, ama biraz da o labirentlerde kovalanan dil değil miydi Borges’i Borges yapan? Doğruysa söylediği; biçemi bir ‘edebiyat hastalığı’ olarak görüyorduysa, bugün bizim kendisini büyük bir usta olarak algılamamızda bir boşluk kalıyor demektir? ‘Hastalıksız çıplak metnin’ nasıl olacağını görmek gerek! Bence Borges anlatım biçimini dışarıdan, bir şablondan seçen yazarlardan değildir. Konularını süslemek adına önceden seçilmiş değildir o dil; bütün büyük ustalarda görüldüğü gibi onun anlatımı, özgün dili getirdiği yerden çıkar ve çıktığı yerdekiyle kaynaşık olarak biçemlenir. Hiçbir yazarın henüz yaşarken, kendi dünyasının benzeriyle elinden alınmasına, bu ‘defin töreni’ni, Borges’in belirttiği gönül rahatlığıyla karşılayarak, ‘İyi ki kurtuldum!’ diyeceğini sanmıyorum?” Jorges Luis Borges’in Kibri, Zihin Kuşları 

CAPON: “Etlerim diridir benim, çok beden eğitimi yapmışımdır ben okulda, amma da koştururlardı bizi, sanki yağı olduklarımız kovalardı ardımızdan, bir koşardım ben de çarpık bacaklarımla, kimseler yetişemezdi bana heh! Caponlar kovalıyordu sanki ardımdan, kısa ve tıkız bacakları, terli ince gözleriyle binlercesi birden ve ben parktaki o adamı düşünürüm birisi koşarsa, babasının denizci ve geceleri hiç gelmeyen biri olduğunu ve annesinin hem baba hem anne, oysa bizim yapı olduklarımız yok, ‘yurtta sulh cihanda barış’ olarak ve koşarak geldik kurulduk bu masanın başına ne savaş ne dövüş iç bakalım, bize karşıdan ve soğuk gözlerle bakan var mı?” Gecede, Gecede 

CIRCIRLARIN ÖLÜMÜ: “Cırcırın kesilmişti sesi; sona ermiş miydi kendini yakma süreci? Ölebilmiş miydi? Belli olmuyordu cırcırların ölümü; bir süre geçince kanatlarını birbirine sürterek intihara kalkışıyorlardı, dirilip duruyorlardı yeniden ölümü gerçekleştirebilmek için, hâlâ hiç anlam veremediğim hiç olmayı, ölümü!” Cüce

ÇE: “Gel de anlat oğluma, gözü görmüyordu ki hiçbir şey, varsa yoksa gerilla. Bu Çe çok canımı yakmıştır benim, boynu altında kalasıca, o olmasa oğlum da böyle olmazdı. Her bir şeyi ondan öğrendiler bunlar. Nasıl dövüşmüşmüş, nasıl vurmuşmuş dağlara, yanına neler almışmış, ne yer ne içermiş, ne okur ne yazarmış, nasıl ölmüşmüş, kiminle nasıl seviştiğini bile biliyorduk yere giresicenin. Evin adamı gibi olmuştu artık…” Bunak, Eski Sevgili

ÇİRKEF: “Yıllar –artık karıştırdığın bu yıllar sekizi onu bulmuştur sanırım- alıştırmaya çabalarken seni medyanın gereğine, dediler ki istesek de istemesek de geçtik artık küreselleşmeye, zamanın ne içinde ne dışında kalan, sense,,, çünkü kimse içinden çıktığı çirkeften leke almadan gezinemez bu gezegende, artık bil bunu; bir yazarın tutmasa da bir dediği ötekini, sabuklayıp abuklasa da görünmelidir hayal perdesinde elinde pastavla çemkirmelidir cesim laflarla ki getirmeli ses ve öfke kabul ve red, kırmızı ve siyah dediler görün, göz göze gel, göze iliş, göze gir, bakıl, söyle, ki tenceren kaynarıken maymunun oynariken gir parlamentoya çık aredimentoya bul adamını yanaş eyi dolaş hoşamediyle höşmeri..” Cüce

Leyla Erbil-GecedeÇÖPLÜK: “Yalnız ruhen inceydi, ağzından bir kaba söz bir atasözü bile çıkmamıştır. Örneğin, ‘Horoz ölür gözü çöplükte kalır,’ değil mi… Hadi desene… Çöplük! Çöplük! Çöplük! Çünkü çöplük sözü incitir kendilerini, hah hah hah! Pek ince bir kişidir canım! Amaaan seni doğrultmaktan da bıktım, yüksek memurdu bu… Kadınları çeken belki de burasıdır? Söylesene ha? Söyle susmaların mı çeken onları?.. Söyle bana senden yüksek memurların karılarından hiç sana bakan çıktı mı? Ha? Çıkmaz biliyorum, öyle olsa kaçmazdı gözümden, yalan söylemiyorsun değil mi?” Ölü, Gecede

DİĞERKÂM: “Oğlumu tanırım ben, ele avuca sığmaz, baş eğmez bir çocuktur amma hakkaniyetlidir. Onda bütün bir milletimiz derunundaki tortudan dolaşır, insanlık tarihinde ender görülen diğerkâmlık, seleklik vardır. Diğerkâm, diğerkâm!.. Bu sözcüğü ne zaman söylersem gözlerim yaşarır. Öylesine özlemişimdir; bir anı, bir vasiyet gibidir, “diğerkâm” oğlum gibidir, oğlum değildir benbenci, tamahında değildir dünyanın, ne bana benzer ne ablasına, belki de meczuptur oğlum, bir ermiş kadar tamahsızdır.” Bunak, Eski Sevgili

DON: “Basma bi deniz donuydu. Çok ucuz bi don.Bi kasketli,kara gözlüklüydü adam, ‘Une seconde, mademoiselle?’ dediydi, ‘Yabancı mısınız?’ falan… ‘Qui, qui’ dedimdi ben de, kara camlar saklıyordu gözlerini. İki lira etmez bi deniz donu…Mora saman beyazıyla sarılmış, portakal renkli, Afrika sıcaklı bir don. Görür gömez benim olsun dilemiştim. Dilemiş miydim? İlk kez, en ilk kez ola ki, bi neni benim olsunlarla…Bilinmez, o güne değin beni çekip çıkaran yaşamaların içinden böylesi bi eksiklikti bi sevi, bu sevi bi deniz doncuğuydu. Dokunmazca almıştım elime bir süre bakakalmıştım, sonra tıkıvermiştim çantama. Fırfırları vardı üstünden üstünden küçücük kalçacıklarının, iki üç yaş kalçacıklarının. O eksiklik bi sevi… Yok yok sevi mevi dilediğim yoktu benim, çoktan bi yana itelemiştim sev’leri. Sizi kandırmaya… Nicedir, beni dürtesi, başkaldırtası niteliklerini yitirmişti sev’ler…” Bilinçli Eğinim I, Hallaç

ELEŞTİRMEN: “-Ha ha ha! Romancının ayrı bir tipi olur mu yahu, yazarı da tipini de biz yaratırız, biz! İstersek trikotajcı kızı yazar yaparız, hem de işçi sınıfından bir yazar yaratmış oluruz, hah hah hah! Biz istersek “odundan bile” yazar çıkarırız odundan! Ha ha ha! Durmaksızın gülüyorduk artık, konuşmalarımızın fon müziği olmuştu kahkahalar:

  • Kardeşim istersek “her mahalleye” bir yazar ha! Eleştirmensin, gücünü bil. Yazarı da okuru da biz yaratırız unutma. Alçakgönüllü olmayacaksın, bak bana!.. Tuttuğunu tutacaksın, paçayı kaptırdın mı yandın demektir, alçakgönüllü bir eleştirmenin mesleği sarsıntıda demektir. Tuttuğunda da biraz, bir şeyler olacak ama, büsbütün kof çıkmayacak!..” Biz İki Sosyalist Eleştirmen, Eski Sevgili  

ELMA: “Gemide dün isyan çıktı, gazetelerde okuyup meraklanma. Kısaca yazayım, acenteye yetiştireceğim için kısa kesiyorum. Ben yokum zaten içlerinde Mehmet usta deriz tayfalardan biri, elma kabuğuna basıp düşerek bacağını kırar, bunun üzerine gemicilerin 32 kişi olarak çoğu, ‘Gemide elma var,’ bağırtılarıyla, güvertede toplandılar. Önce kendilerine de elma verilmesini, sonra ikinci kaptanın araya girmesiyle sadece kabuklarını istediler. Süvari kaptan köşkünde öğle uykusundan gürültüyle uyanır uyanmaz, korkuyla ve can havliyle telsiz kamarasına sığınıp kapıyı kilitleyerek, ‘Beni gemiciler öldürüyorlar,’ diye İstanbul’a telsiz çektirir. Anlatınca ikinci kaptan giderek nasıl iki yıldır un çorbası, fasulye, nohuttan başka yemek yüzü görmediklerini, uğursuz alçak dışarı çıktı ve anlaştılar. Artık haftada bir gün temiz olarak buzlukta saklanmış elma, armut kabuğu yiyebilecekler, karşılık günde bir saat çok çalışarak gemiyi raspa edecekler.” Çekmece, Gecede

FALCI: “Ne olursa olsundu oğlum; ben romanımı yazmak istiyordum, kocam dinlenmek istiyor, kızım sevgilisiyle birlikte Kurtlar’la çarpışmak, annem intikamını almak birilerinden, Yüksek insanlık amaçlarıyla yetişecekmiş herkes ! Öyle söylüyor Bilge … Annem. Gene mi yazı! diyor. ‘Falcı mısın sen!’ diyor. Hadi gel yıka beni, bırak saçmalarla uğraşmayı, sen.kim oluyorsun da insanlara akıl veriyorsun ha !” Karanlığın Günü

Leyla Erbil-Mektup AsklariGURUR: “Sen sevgili dostum adeta duygularını saklıyor, aklını duygularının önüne ağdan bir duvar gibi geriyorsun, sen sanki gururunu duygularının önüne bir dağ gibi yığıyorsun, sen sanki üzülmemek için sevmiyorsun yahut da içinden sevdigin halde göstermiyorsun.” (…) Yok dostum, ben seni çok iyi tanıyorum ve yanılmıyorum; senin müthiş bir gururun var! Yanlış anlama, kötü bir gurur değil bu, daha çok insanlık gururuyla oynamasına engel olamaya kalkan himaye edici bir gurur.” Mektup Aşkları

GÜÇLÜYÜM:
“olsun
güçlüyüm ben
yüzümün yarısı ötekine uymasa da
bir memem berikinden büyük olsa da
bir ayağım diğerinden kısa doğmuşsam da
bir omzum ötekinden alçak
gözümün biri mavi biri sarımsı olsa da
yeterim kendime kendim
ve ezberimdedir yaşam” Tuhaf Bir Erkek


GÜLLABİCİ: “Kafese yaklaşıyorum ve iriyarı koca kuşaklı, tek gözlü, baldırı çıplak güllabici Pomağı tanıyorum. Rahmetli babamın anlattığı Yıldırım Beyazıt Bimarhanesi’ndeki eli sopalı son güllabici bu. Babacığım, yeri cennet olsun sık sık ziyarete gidermiş tımarhaneyi,- teftişe tabii- orada da ölmüş. Ondan sonra artık yeni usullerle başlamış tımarhanelerde. Güllabici, sopayı kafesin dibinde kımıltısızca yatan bir adama indiriyor durmadan. Sultan Murat cinnet getirmiş, diyor biri.” Bunak, Eski Sevgili

HANS PETER: Hans Peter o tuhaf renkli montunun kollarını indiriyor. Bu montun öyküsü de ünlü. İlk kez Berlin’de bir barda, uzaktan bu tuhaf yeşil renkle adeta büyüleniyor Tezer, kalkıp bara gidiyor ve tanışıyorlar. Hans Peter Kanada’dan o sıra tatile gelmiş. Tanıştıklarının yirminci gününde, Kanada’ya dönüp her şeyini satıp savıp Berlin’e yerleşmiş oluyor genç adam. Aşkları böyle başlıyor onların; yirminci yüzyılın hızına uygun olarak. Bu rengi giyebilen bir adam sıradan olamazdı zaten, ordan anlamıştım!” diyor sık sık, sürekli anlatıyor: “Berlin bursunu sanki bunun için kazanmışım, bu adam için gitmiştim, iki kocamda da bulamadığım o şefkati için aldım getirdim onu işte! Ölümü bulmaya gitmişim sanki…” Benim Gözümle Tezer Özlü, Zihin Kuşları 

Leyla Erbil-Uc Basli EjderhaHÜMANİZM: “onların bir suçu yok ki, sıradan adamcıklar işte sistem böyle onun yerinde sen de ben de olabilirdik diye savunurdu işkencecilerini,,, hümanizm nerelere getiriyor insanlığı değil mi kızım,,, hayalarını burana öteki tarafını da sen uzat,,, aaaa,,, böylece işkenceci toplumu güçlendirirsin sevgilim,,, kilise, cami güçlenir,,, çıkılmaz Orta Çağ’dan dedim,,, içimden tabi,,,” Üç Başlı Ejderha, Üç Başlı Ejderha

“Hümanizmin en çok zararına uğrayanlar devrimci edebiyatçılar olmuştur. Bu edebiyatın önüne hümanizm siper edilerek cephe alınmıştır. Cumhuriyet’ten bu yana hümanizm sözcüğüyle yalan yanlış eğitilen bir kuşağın ürünlerini yeniden elden geçirecek olanlar içi kof, kalıplaşmış, iyimserliklerle donanmış bir edebiyatla karşılaşacaklardır sanıyorum. Ama iyiliksever bir edebiyat. Gerçeklerin üzerine gitmekten kaçınan bir iyilikseverlik, -böylesi bir düzende iyilikseverliğin ne demeye geleceğini bilmeyen- yazarın kaçışından başka nedir?” Hümanizm Yeniden Ele Alınırken, Zihin Kuşları

IRZ: “Efendim bir genç kız varmış içerde, tutuklamış oğlum, ırzına geçildi mi diye galeyana gelmişmiş halk: Ayol, dedim yüksek zevata, ne zamandan beri halk ırza geçilince galeyana gelmektedir şu memlekette? Irza geçmemiş kaç kişi vardır aramızda söylesenize, şimdiye kadar aklı nerdeymiş bu halkın, hadi hadi, dedim, açtırmayın kutuyu söyletmeyin kötüyü, kimi kandırıyorsunuz siz, biz bize benzeriz, dedim, biz birbirimizi iyi biliriz, dedim.” Bunak, Eski Sevgili 

IZDIRAP: “Bana, üzülme, diyorsun. Fakat ne yapayım, ızdırabı çok seviyorum. Saadetin kıymetini anlayabildiğim için. Hayatta her zevki tatmak isterim, her maceraya açılmak isterim, her şeyi öğrenme kaprisi o kadar galebe çalar ki, inatçılığımı bile unuturum. Sen benden daha inatçı ve gururlusun, bunun iin maceralara katılmak istemiyorsun; tatbike çalış, bazen çok güzel şeyler keşfedebilirsin. Aslında dostum bizi kimse anlayamıyor; heyhat dostum hiç kimse!” Mektup Aşkları

İGUANA: “Hoşlanıyor muydu Nigar Suret’ten? Bilmiyordu pek. Şu anda iguanadan hoşlanıyordu bütün varlığıyla. Onun derinden inleyerek, ıkınarak renk ve deri değiştirdiğini duyuyordu, kendisini acıyla ve zevkle yeniden yaratmasını, kılıfını sıyırmak için nasıl zorlandığını içinde duyuyordu.” Eski Sevgili, Eski Sevgili

İĞNE: “Her iki yanımdan yapılan iğneler yüzünden gece ve gündüz acımaktayım. İlk iğnenin arından ikincisi geldi, uçları küt ve kıvrıktı, yüzün sapsarı kesilir. Üçüncüsü yine o iki diş önden çıkık hemşire yüzü şöyle, bataklık sazları var ya işte o renk, elinde oklava denli uzun halat gibi bir iğneyle gelince, içi selvi ağaçları var ya işte o renk ağıyla doldurulmuş, artık buna dayanamam. Kapmamla elinden yere yatırdım ve iğneledim, iğneledim, iğneledim, çünkü ben de iğne yapmasını biliyorum artık, gelince İğneci Hüseyin Efendi düşünsün.” Tanrı, Gecede

İNSAN: “insan bu,,, yalan seli,,, yalan toprağı,,, yalan tozu,,, yalan külü,,, yalan mayası geleceğin,,, en üst düşüncenin getirdiğini,,, felsefenin dediğini,,, bir sonra gelenin bir aşama daha ileri taşıdığı,,, ama halkın yeni düşüncelere yetişme şansının asla bulunmadığı,,, böyle böyle insan kuşaklarının arasının dağlar kadar açılageldiği,,,bütün bu karmaşanın insansal doğanın bir cilvesi olduğu,,,” Üç Başlı Ejderha, Üç Başlı Ejderha

İSTANBOL: “Bizim oralarda verem, yağmur, kancalıkurt boldur. Güneş yoktur. Kancalıkurt, insan bokları taze iken gübre olarak kullanmaktan olduysa da, bizim Doktor Korkut’un dediği; o sırada aç kalıp Rusiye’ye gidip madenlerde ve tonellerde çalışanların getirmesi de olabilir. Ne vakit ki bu kancalıkurt İstanbol Yalılarına, Ada’ya, Terapi’ye, Beykoz’a da oldu moda dediler: Oralardan İstanbol’a çalışmaya gelenler getirdiler, otursalar ya yerli yerlerine, biz gidiyor muyuz onların memleketlerine, evi evine köyü köyüne, hem topraklarına petrol, bakırlı pirit, çinko, manganez taa Cenevizliler işletmiş 1355’e; hani ya Vasilaki, Yani Yuvandi, Sirakyoti 4.000 ton cevher çıkarmıştı Birinci Cihan Harbi’nden once, çıkarsın kendileri de, gelmesinler İstanbol’a!” Tuhaf Bir Kadın

Leyla Erbil-Toplu Kitaplar

İŞÇİ TAKIMI: “Ve işte gözümün nuru karıcığım bana kalkmış bira içerken evin iki tuğlasını düşünmedin mi diyor. Ne tuhaf bir cihan felsefesidir ki biz işçi takımına her nesne: yemek, içki, giyecek maddeleri, ısı ve yatacak barınacak olsun ya da eğlence her vakit çok görünür ve insanlığımızı unutmamız istenir bizlerden ama, biz hep, hep değil de arada bir kendi kendimizi insan yerine koyarız. Yazık.” Çekmece, Gecede

JAN DARK: “Hani koca Kanuni’yi avcunun iç tırnaklarına almış bir fare gibi oynatan, Süleymaniye Camii’ne gömülüdür o da Rossa, türbesi de yapılmıştır, ulu bir çitlembik ağacının yanında. Kleopatra var sonra, Jan Dark, yanan kraliçe, hele o başı kesilen hoppa kraliçe Mariantuvanet, kocasını nasıl almış o da öyle tırnaklı avcunun içine. Hep erkeği avuç içini alan kadınlardır kahraman, kancıklık etmeyi göze almasın bir kadın bir kere…” Bunak, Eski Sevgili

KADIN YAZAR: “‘…bizim yazarımız Gülizar’dır. Gülizar Tekbasar’dır. Çağıracaksanız onu çağırın ülkenize, çevirecekseniz onu çevirin edebiyatınıza. Siz tutmuş Türkan Seymen’i soruyorsunuz bana…’ Duraksıyor bir an, toparlıyor sesini hemen gülmesinin eşliğinde son sözü çıkarıyor ağzından, ‘Türkan diye bir ‘kadın yazar’ da vardır, ama o bize hala iki bacağının arasını göstermekle meşgul!’ İniyor kürsüden. Alkışlıyorlar, iriyarı, babacan, al yanaklı bir adam kucaklıyor öpüyor yanaklarından. ‘Yoldaş Taci’ diye sarıyorlar çevresini…” Biz İki Sosyalist Erkek Eleştirmen, Eski Sevgili 

KALP ŞARABI: “On tane taze maydanoz sapı temizce yıkanır, yapraklarıyla birlikte bir litre doğal şaraba eklenir. (Doğal Şarabı Hatçaablacığın evinde kaşla göz arası hazırlardı Merzifonluların bağbozumundan Yıldırım’ın taşıdığı üzümlerle.) O eklendikten sonra iki yemek kaşığı doğal üzüm sirkesi (doğal üzüm sirkesi de Hatçaablacığından sağlanır) eklenir ve ağır ateşte on dakika kaynatılır. (Dikkat taşar.) Bu durumda üç yüz gram doğal bal eklenir (doğal bal da Hatçaabla’dan) ve dört dakika daha hafifçe kaynatılır. Sıcak Kalp Şarabı süzülür ve önceden yüksek dereceli alkolle çalkalanmış olan şişeye doldurulur.” Cüce

KAPTAN: “Hiç nöbetçisi, vardiyacısı olmadan, adamsız bir vapur kaçar mı?
Vapur gece bağladıktan sonra vardiyacılar Beşiktaş’taki Yunus’un kahvesine iskambile giderlerdi.
Vapur olur da, kopar gider de kaptanı ortaya çıkmaz mı?
Benim vapuruma ne oldu?
Ben neyin kaptanıyım şimdi?
Şimdi ben ne olacağım diye sormaz mı?
Vapurlar için kaptanlar mı önemlidir, kaptan için vapurlar mı?” Vapur, Gecede

KIRMIZI KÖRÜK: “Kapıyı çekip kaçıverecektim ki, kadınla göz göze geldik, gelmemizle de kadının Tacettin’in ellerinden sıyrılması ve önümden kayıp geçmesi bir oldu. Geçerken; kızıl saçları, kızıl çilleri, koca memeleri ve deniz gibi kabaran kalçalarıyla akşamüstü karartılarının üşümeye başladığı odaya, kirli kahve fincanlarının tozlu sehpaların, kitapların, izmarit dolu tablaların, erlere saçılmış dosyaların ve sandalyelerin çıkardığı, acımsı makine kokusunun içersine büyük kırmızı bir körük resmi çizdi.” Biz İki Sosyalist Eleştirmen, Eski Sevgili 

KIZ: “Sonunda anamın istediği biçim bir kız oldum heh! Evli barklı, evlilikle sınıf değiştirmiş, eşine pek bağlı, başkalarıyla yatmayan -yatmayan değil yatamayan- ayrı ev açmış, sokaklarda mutlu bir çift olarak, cıvıl da cıvıl konuşaraktan, kol kola yürüyerek, bayramlarda Divan’dan bir kilo sütsüz çikolata alıp büyüklerinin elini öpmeye giden, yani ‘örselenir’ diye düşünenlerin, geçmişinden iğrenmiş, şimdisinden tiksinen, salihatı nisvandan, başı ezilecek bir burcuva. Çocuklarımız ne olacak kim bilir, orospu çocuğu herhalde.” Gecede, Gecede

KORKU: “Bebekken annesi, ‘Allah baba görür’ diye korkuturdu, giderek ‘Baban görürse kızar’ demeye başladı, sonunda da ‘Konu komşu ne der sonra’ demekteydi. Nigar orada durdurdu Naile Hanım’ı. Konunun komşunun hoşuna gitmeyecek her şeyi yapıp, yaptıklarını da yüksek sesle anlatmaya koyularak ‘Kimseden korkum yok’ demeye getiriyordu. Önce kızlarıyla görüştürmedi komşular Nigar’ı, ardından kendileri çektiler ayaklarını, ilkin deli dediler Nigar’a, sonra ahlaksız, daha sonra da komünist demeye başladılar. Aslında, bütün gücüm yalan söylememekten geliyor, diye geçirdi Nigar. Bütün deliliğim, acayipliğim, hatta cinsi cazibem! Yoksa neden o kadar adam sevsindi beni? Evet bütün gücü dürüstlük olan bir insanım. Gerçi artık kimsenin öyle dürüstlüklere, kancık olmamaklara falan aldırdığı yok ya neyse…” Eski Sevgili, Eski Sevgili

KUŞ: “Yeni bir nen yok. Hep aynı. Ne düşünürsem yok yalnızlıktı, yok kişilerin tellim öte yana akmakta olduklarıydı. Mutsuzluk. Binlerce kez düşünmedim mi bunları? Artık hepsi bayağı olmuş. Bayağı. Bayağı ya da komik. Değişen ne var? Hiç. Bayağılıklar değişmiyor ama, yıllar yılı önünde tutuyor kişiyi. Yüzyıllardır tek ayak üstüne cezaya kaldırılmış bir öğrenci denli. İğrenç hatta. Değişen ne? Hiç. Gitgide içeri kaçıyorum ben. Ötekiler durmadan çoğalıyorlar. Ben de çoğalmak isterdim. Gerçekte tek başıma da değilim, KUŞ var işte. Bir düzen kurulu aramızda. Bana o bakıyor. Neyim olduğunu bilmiyorum. Odamdan çıkmıyor pek. Açıyorum pencereleri dilerse uçsun gitsin diye, hiç oralı olmuyor. Gidiyor kimi vakit, sonra gene geliyor dönüp. Yatağımın başucundaki masa üstüne bir iki lokma bırakıyor. O olmasa kim bilir ben de karışır mıydım ötekilere, o terse doğru akan çoğula? Sanmam. Denememiştim. Hem KUŞ’a… Kuş’a ne duyuyorum ben? Bilmiyorum. Kimi vakit sıkılıyorum ondan da ‘öff!’ diyorum.” Yatak, Hallaç 

Leyla Erbil-KalanLAHZEN: “ben ‘lahzen’ kimim ve nasıl biriyim
hayatımın neresindeki yaşantıdayım sorarım kendime her gün
sen hangi bilinçtensin lahzen
hangi göklerin bulutlarından yağdın
bu çorağa söyle
son bilinçli ölüm olacağına
ölüm anındaki bilincin bilinci yazılamayacağına göre
hangi kavşağındasın tinsel gerçekliğin” Kalan

MADIMAK OTELİ: “Çoğu Alevi, Sünniler de var aralarında yanıyorlar, yanıyorlardı ve biz seyrediyorduk. Dinciler sevinçten ‘glu glu dansı’ yapıyorlardı Madımak Oteli’nin önünde. Telefona koştum, İsmet Paşa’nın oğlunu aradım. Babası babamı bilirdi, kurtarırsa bir tek o kurtarırdı çocukları.. Çıkmadı, bulamadım. Yer yarılmış yerin dibine girmişti sanki soytarı; bunlar hayati anlarda hep kaparlar telefonlarını..” Cüce

MEDYA-MEDEİA: “En iyimser bir bakışla düzelme: Medyanın asıl işlerine feri dönerek doğru haber ulaştırması, gerçek boyutlarına kavuşması olasılığıdır. Haberin yorumu gücün istediği doğrultuda olmak zorunda kalmayacak mı? Yoksa hükümetler kendilerini iktidara getiren medyaya karşı çıkaracakları yasaların gücünü kimden, nereden alacaklar, halktan mı! Biliyoruz ki bu ülkede, hem basılı yayına hem görsel yayına sahip olmaması gereken ilkel (aç) kapitalizm ikisine de sahiptir! Devletle de iç içedir! Asıl ve son amacı kapitalist sistemin dev şirketlerinin son amacıyla eşleşecektir! Daha da devleşip, denetimsiz bir boyuta vararak dünyamızı bir baştan bir başa Medeia’nın alevden giysisiyle kaplayacaktır.” MEDYA-MEDEİA, Zihin Kuşları

NERMİN: “Evliliklerinin ilk günlerinde adamı yanına sokmamıştı Bayan Nermin. Yalnız kaldıklarında, yatak odasına girdiklerinde bay Bedri üzerine atlıyor, tüm gücüyle sarılıp üzerine boşalıyordu. Islanan eteklerini bir yanından iğrenerek tutup tutup yıkıyordu Bayan Nermin. Umduğu gibi değildi kadınlık, ne yapılacağını nasıl yapılacağını bilemiyordu, bu iş olanca pisliğiyle birdenbire bindirmişti üzerine. Kadının bütünsel özgürlüğü için yaptığı kavgaları, atıp tutmaları kendisi için yapmamış olduğunu anladı.” Tuhaf Bir Kadın

OMNİS HOMO UNİS HOMO: “ Sait Faik’in masası cebindeydi. Zihin Kuşlarını uçuşturan her şeyi, cebinde taşıdığı “bakkal defteri” dediği sarı yapraklı defterine eski türkçe olarak geçirirdi. Bir park kanepesinde, bir meyhane masasında ya da dizlerinin üzerinde yazabilirdi! Evet bazılarının dediği, kendisinin de kabul ettiği gibi bir “avare”ydi o; ama öznel olanı toplumsal olanı bireysel kılandı : “Omnis Homo, Unus Homo.” Sait Faik’te Göz, Zihin Kuşları

ONAT KUTLAR : “‘Ben insanı anlatmakta artık yetersiz kalan bu dili, bu kalıpları değiştireceğimi söylüyorum, Onat’sa, “Ben de o dili madrigallerle dönüştüreceğim…’ diyor. İlk kez görürcesine durup bakıyoruz birbirimize, lisenin bahçesindeki ağaçlardan fışkıran dipsiz bucaksız sığırcık şamatasına kahkahalarımız karışıyor. Neyi ne kadar yapabildik bilemiyorum ama, Onat’ın ilk öykü kitabı İshak birkaç yıl sonra, 1959’da yayımlanınca öyküde madrigallerle ne yapmak istediğini anlıyorum… İç dünyası müzikle, Doğu ve Batı’nın en seçkin yaratılarıyla, sinema düşleriyle ve benzersiz insan sevgisiyle dopdolu bir sanatçıydı Onat Kutlar. Terörün kanlı elinin ona da yetişmesi ne anlamsız bir hunharlık!” Madrigaller, Zihin Kuşları

ÖÇ: “ilkin öç almak için intihar etmedim,,, oğlumun öcünü almadan intihar etmeyecektim,,, bekledim,,, ardından kimden öç alacağımı bilemedim,,, katilleri o kadar çok ki adalet isteyenlerin,,, bekledim bekledim,,, ardından,,, onları nasıl öldüreceğimi bilemedim,,, ardından,,, ardından bu duruma düştüm,,,” Üç Başlı Ejderha, Üç Başlı Ejderha

ÖLMEYECEĞİM:
“sizi değiştirene kadar
başınızdayım
bu iğrenç toplumu
istediğim biçimde
yoğurup
istediğim inanca
getirene kadar
ölmeyeceğim
her biriniz tek tek
benim biçtiğim
kısbeyi giyene kadar
yaşayacaksınız
ölmeyeceğim” Tuhaf Bir Erkek

ÖZGÜRLÜK: “kimsenin istemediği özgürlüğü gene de getirmeye kalktığınız toplumla çatışmaya girdiğiniz halk; yani avam,,, hep olagelmiştir,,, özgürleşme nedir bilmediği, özgürlük iradesinin isteminin kendileri tarafından önerilmediği durumda bile onları içine düşürüldükleri aymazlıktan çıkarmak için her seferinde sıfırdan başlayan inatçı aydınların var olduğuna tanıklık ettiğimiz,,,” Üç Başlı Ejderha, Üç Başlı Ejderha

Leyla Erbil-Toplu Kitaplar2PESSOA: “Uzun süreler unuttuğun aynayı arada bir anımsıyor, önünden geçerken laf atıyordun ona: öyle olsun bakalım! Küs değilim, kızgın değilim sana; baş eğmiştin bulantının sonuçlarına, sessiz sedasız belleğinin bir gözünde saklı bireyi taşıyarak başlamıştın yeniden yaşamaya dünyamızda Pessoa gibi. Zorunlu bir yaşayıştı bu, tarihin yeniden akıl ötesine kilitlenmesinden doğan durumdur diyordun kapitalizmce dayatılan. O yüzden de Pessoa gibi sayılamazdı ya da tam da Pessoa’ydın!” Cüce

PEYGAMBER: “Parktan dönüş bir kartpostal aldım, Mavi, Tanrı ablacığım, Necdet parasını da verdirmedi, buraların peygamberlerinden biriymiş dedi, hih, hih, hih! söz aramızda azıcık Necdet’i andırıyor, eniştem görmesin o da tıknazlığı bakımından bu peygamberi andırıyor, tanımadığım renkler var kartta ama gene de mavi Tanrı ablacığım çırılçıplak olmuş ağzından su fıskiyeleyen bir kocaman kaplumbağanın üstüne oturmuş, at bin oturunca her bi yeri meydanda bacaklar kollar kısacık, göbekli göbeği hani herkesin taktığı kenarlı yuvarlak bir biçim var ya burda hep hemşireler ve kızlar takar boynuna işte onun biçiminde ablacığım saydım altı kenar göbeği, orası da öyle tam düşmüştü ki tıpkı üstüne bindiği kaplumbağanın kabuğundan çıkardığı başı iki yanda da ayakları hih, hih, hih!..” Tanrı, Gecede

RÜSTEM: Bi kez, bir kez daha, süzüyorum yalnızlığı. Oturdum buracığa. Önce bi çiğlik, bi boşluk sızdı içim, sonra Rüstem’i düşledim. Rüstem günücü, Rüstem tilki, Rüstem öyküsüz. Kar yarası, orospular, Peyami’ler, yoksulluk Rüstem’in ardından. Rüstem’in pazarlıkları, pazarlıklı sevileri, pazarlıklı dostlukları… Üç boyutun ucunda donakalmış, kığısız Rüstem’in dostu ben. Beni kollayan, ısıtan, gözeten, sarı, mor, tümlendiren diye sever Rüstem, günü besler; kanları kemikleri boy boy ayrışır. Ben, ben, taşlar denli… Oy yetisizliğim benim, vagon camlarına dayalı karanlık alınlar, kolsuz Nuran, savaşsız yoksulluk, altınlı Belma’lar… İlkokuldan bu yana gelir Rüstem. Kurulur, L’Opera de Paris’de Backhaus’u dinler. Ben dinleyemem, ben Rüstem’in öyküsü iken, tutar günü beslerim Rüstem’e. Sırnaşık, kurumcu, ilkokul arkadaşım…” Öyküsüz, Hallaç

“Böyle gidecek sanırdı! Gün sarıya sararken tuttum vurdum onu na şuracığından akıttım. Akıllı, gözeten, bekleyen, alan, buz çözen Rüstem. Mavi denizleri, parlak pırlak balıklı gökleri, gelincikleri, benleri sevmeyen, hor gören Rüstem, na şurasından akıttım. Donmaya koyuldum yeniden, buzullanmaya yeniden. İlkokul arkadaşım, öyküsüz Rüstem, ola ki severdim de.” Öyküsüz, Hallaç

SAİT FAİK: “Sait Faik büyüklerin dünyasında (haklı olarak) ürkmüş, çocuk kalmış bir insan sayılırdı; büyüklerin isteklerine yabancıydı, şuyum buyum olsun, şunu bunu alayım dediğini hiç işitmemiştim. Birkaç kez, ‘şuralardan çekip gitmek bir deniz kıyısında kahve açmak’tan söz ettiydi! Biz tanıştığımızda ölüme çok yakınmış zaten, bana söylememişti! Alçakgönüllü bir insandı; yazarlığını, kendini övdüğünü hiç işitmedim. Sadece bir kez umutsuzlukla, ‘Elli yıl sonraya beş altı hikayem kalır mı acaba?’ diye sordu ve ardından bu ‘ifşaat’ından dolayı çok sıkıldı!..” Sait Faik’te Göz, Zihin Kuşları

Leyla Erbil-CuceSEN: “Saçma olmasına saçma bir düşünce, kimse de onaylamayacak biliyorsun seni; nedenini bir türlü çözemediğin bir aşağılanma korkusuyla kaçmaktasın aslında ünden, hayranlıktan, sevgiden bile… Ne kadar da kırılgansın ya da kibirli misin sen!” Cüce

SEVİŞMEK: “Asiye, küçükken kasabadayken henüz / yanlışlıkla girdiği yatak odasında / babasıyla teyzesini çırılçıplak / görmüş ve ürkmüştü çok / babanın ağır ve kocaman kıçı bir pavurya gibi / teyzesinin havada çırpınan çöp bacakları / kaçırmıştı yıllarca uykusunu / sevişme çöreklenmişti sekiz başlı yılan gibi / içine / zehirlenmekten korktuğu” Karanlığın Günü

SİS: “Savaş muhabiri sanatçının her an içinden hortlak gibi çıkacağını beklediğin sis, epeyi yaklaştı sizing kapıya. SİS, bir harf gibi dinlene dinlene ilerliyor, kabına sığmadığında koyulup açılarak beyaz-mavi-mor-duman bukleleriyle değiştiriyor rengini.” Cüce

St. ANTONIO KİLİSESİ: “St. Antonio Kilisesi’ne götürürdüm Namık’ı, ışın tutamlarının üşüştüğü mermer karenin ortasında çiçek açmış cenazeler olurdu sıcak daha, yakarılar, buhurdanlık, is, mum, gözyaşları, ilenmeler içerisinde iki Türk. Biri yirmilerinde, öteki ellisinde suratsız, oyarak birbirlerinin gözlerini İsa’ya dikmek için aldıkları mumlarla ve fısfısfıs ne bulurduk onca didişecek diye şimdi oysa. Hoş ben sevgililerimin çoğuyla orada buluşurdum. Mumların başındaki yatalak papaz tanır beni, beni her gördükçe ve günün birinde Katolik olacağımı sanan ipliğini gerer içinde, bense tanıdıklar göremez diye buralarda hep, sonra sonra çıkar olmuşumdur ortalara, çünkü Müslüman cemaatine her delikte rastlanır da, bir kilisede!” Gecede, Gecede

SUBAY KARISI: “Atkıları kazınmış eski halımızın üzerinde nasılsa tüyleri dökülmemiş, içi Rumilerle doldurulmuş bir madalyonun üzerine oturuyorum, lacivert bir ruminin üzerine kan sızıyor bacaklarımın arasından. Görünmesin diye oraya kayıyorum. Selahattin çıkar çıkmaz annem, başı hizasında tuttuğu ekmek bıçağını fırlatıyor elinden: Aferin kız, diyor, iyi kıvırdık bu işi, subay karısı olacaksın, sıçtım ağzına Adile orospusunun, deli İsmail’in karısı kimmiş anlasın şimdi. Şak şak göbek atmaya başlıyor, bir de tek taş yüzük taktıracam sana, telli duvaklı gelin edicem seni, telli duvaklı, telli duvaklı. Subay karısı olacaksın, subay karısı. Kalk giyinsene kız, ölüsü de para, dirisi de ölüsü de dirisi de.” Bunak, Eski Sevgili

ŞİİR: “’Onun muhiti sizdiniz, bizdik; tanıdıklarından seçecekti kurbanlarını elbette! İyi şiirleri var ama!’ dedi. Dostlarının dünyasını kirletmeye, karartmaya değecek kadar iyi şiir olur mu, diye düşündüm. Böyle ölçülerle değerlendirilmiş sanat ürünü var olmuş muydu şimdiye kadar?” Bir Kötülük Denemesi, Üç Başlı Ejderha 

TILSIMLI PERDE: “Vücudumun tılsımlı perdesinden beni kurtaracak kimseye rastlamadım henüz.” Tuhaf Bir Kadın

Leyla Erbil-Uc Basli Ejderha3TURİSTLER: “turistler,,, gözleriyle,,, kanlı tarihlerinden mi almışlar insanlık dersi,,, biz niye alamamışız,,, nasıl da yufka yürek kesilmişler,,, bilmişler mi değerini insanın,,, turistler,,, ama tanımıyorlar bizi,,, onlar bana acırken benim soytarılar taburu soyarlar çantalarını,,, çembere alırlar bizi göbek atarlar,,, sokak düğünü gibi,,, ne yapalım öyle işte buraların allahı,,,” Üç Başlı Ejderha, Üç Başlı Ejderha

TÜRKÜ: “Şu türküleri bir türlü sevememişti. Sözleri neyse ya, sesler hiçbir şey çağrıştırmıyordu onda, ne sevinç ne başkaldırma, ne kin, ne de başka bir şey. Ama bu akşam herkes sözleri bilmeden, sesleri bilmeden de katılmak istiyordu saza; sağdaki soldaki masaların hepsi türküye dönük oturmuş hiç değilse kafa sallıyorlardı vuruşlara göre. Belki de katılmak istedikleri şey sadece mazlumdan, yoksuldan yana olduklarını belli etmekti.” Eski Sevgili, Eski Sevgili

UYGARLAŞTIRMA: “adil olmayan her şey doğal sayılmıştır uygarlığımızda,,, kimse ses çıkaramaz olmuştur artık,,, binlerce yılın getirdiği düzen,,, uygarlaştırma budur,,, herkesin olanla yetinmesi,,, başkaldırı eskidi,,, başka yollar bulmalı,,, bulana kadar,,,” Üç Başlı Ejderha, Üç Başlı Ejderha

ÜLKE: “işte alçaklık taşlarıyla donatılacak bir ülkedesin
ve nasıl başa çıkılır siz söyleyin
sevgili insanlar
ben nasıl
ömür boyu bunca zebaniyi seyrederken
yitirmedim aklımı sorarım size
yoksa yitirdim mi?
şimdiki eşim
hastasın sen yavrum
diyor bana ısrarla
bir tek ben mi deliyim bu ülkede
ya siz” Kalan

VAPUR: “Boğaz’da hiçbir nenleri değiştirmeksizin salt hokkabazlık edip çevresindekilere kendisini sevdirdiğini sanarak; insanların temel yaşamlarını bozamayıp onları sadece arada bir eğlendirdiği, avuttuğu için, bir bakıma kandırdığı, başkaldırmaya değil de boyun eğmeye doğru itelediği için onları, kendi yanına çekemediği için çaresiz, tek, umutsuz olduğunu sandığı için, kıymış mıdır kendisine vapur?
Gecenin ortasında, yıkma ve yakmalarını, çığlıklarını nasıl yankıladığımızı duymuş, bilmiş, umutsuzluğa düşmenin gereksizliğini kavramış, yapabileceğinin ne olduğunu çok iyi bilen bir taş parçası denli yeni bilinçler yaratmak üzere, başka ülkelere doğru yola çıkmamış mıdır? Sevinçten gözleri yaşarmış mıdır?” Vapur, Gecede

“Vapur son seferini yapmış iskeleye bağlamıştır, yarın sabah 6.30’da günün ilk seferine başlayacaktır.
Pruva ve pupa fenerleri yanıyordur,
Borda fenerleri yanmıyordur,
Davlumbazda kimse yoktur,
üst güverte bomboştur,
bütün gün yolcuların oturup kalktığı kanepeler, tutunduğu parmaklıklar, çıktığı indiği merdivenler, birinci ve ikinci sınıf salonlarının basılan yerleri bomboş, dinlenmeye koyulmuşlardır.” Vapur, Gecede

YALANCI TEPELER: “Daha da tepelere çıkmayı düşündüm bir ara sevgili okurlarım, istesem elimdeydi bu fırsat –fırsat sözcüğü de en açık bayağılığıdır bu dünyanın tıpkı “sevgili okurlarım’ diye tutturan yazarlar gibi -, göstermek üzere marifetlerimi ama bence daha da tepe diye bir şey yoktu anladım: ben çıkmak istedikçe, tüm tepelere egemen olduğunu sanan ve marifetlerimle alay eden yalancı tepeler vardı ve tek başına sonsuzluğa doğru alabildiğince yükselmenin acıklı ve aşağılayıcı anlamıyla, karşılaştım orada, çünkü gökyüzü de yeryüzü de ayaklarımızın altındaydı ve Bragodiçlerden gelen o çınlama esiyordu yüzümde hacıyağlı küf kokusuyla sarmallaşmış, kalın.” Cüce

YATMA KAMPANYASI: “Ne açlık kadına, tek başına mı doyuracaktım onları, çarpık bedenimi tek başıma mı adayacaktım bu topluma. Hep birlikte olur bu iş, açılarak bir yatma kampanyası tüm yurdu kapsayan doğuda Rus sınırından başlayarak, batıda Guatemala ve Honduras, güneyde Adana ve Halep kebaplarıyla besili olarak Amerikan hava kuvvetlerine dek, cennet ülkemin bebekleri anadan doğma ve erginleri ve kahilleri, cinsel azgınlıkların, kıyımların ve tüm geriliklerin önünü almak üzere hep birlikte bir, iki, üç yatağa! Otuz milyon nüfustan altmış milyon bacaklı bir canavar…” Gecede, Gecede

YURT: “yurt,,, onun yurdu olmaktan çıktı aslında,,, gene de,,, yurda döndüğünde,,, özlediği neydi burada bilemem,,, Boğaziçi,,, mimari,,, abidat ve mebadisi,,, rakı,,, Kanlıca’nın ihtiyarları,,, ben,,, Küçük Ayasofya Sokak’ta bir aralıkta oturan öldürülen arkadaşının annesi,,,” Üç Başlı Ejderha, Üç Başlı Ejderha

Leyla Erbil-Toplu Kitaplar2YUVA: “[O]rda annem, kocam, yavrularım sakat gibi el bağlamış, beklerlerdi beni: Onlara gitmemi, yemeklerini vermemi, içlerini rahatlatmamı, ‘güvenilir bir durumumuz var, korkmayın, kimse bize bir şey yapamaz, yuvamızda birbirimize destek olarak korunmaktayız!’dememi, kocam koynuna girip, asık suratını öpüp koklayıp uyandırmamı onu ve kendisini emzirmemi beklerdi.” Karanlığın Günü

YÜZÜK: “Delirmiş bu çocuk birkaç kişiyi düşündürecek diye pırlanta yüzüğümü verir miyim ben adama? Kızım: biz ne olacağız annemi bu yaşta dilendirecek misin? Korktu korktu hıh! kendisine kalacak sanıyor yüzük o da nah veririm ben sana yüzük! oğlum dilenseniz ne olur sanki şimdi de birer dilencisiniz dedi, nankör ben de yüzük değil zırnık bile alamazsın benden, yüzüğe yazık, çok geçmez sen onları temizlemeden amerikalılar seni temizler dedim, namert ne çabuk unuttun daha dün çükünle oynarken yakaladımdı seni, nasıl yaktım oranı, sünnet yerinin altında hâlâ izi bellidir, nereye kaçsan benim izimden ayrılamazsın, güney amerikaya da gelirim.” Ayna, Gecede 

ZEYNEL: “Zeynel Bach’ı bağırtmaya başladı, kendisi bağırırcasına, ortalığa anıştırır varlığını eşim, sarışınca sokularak ona, Zeynel Bey Mahler var mı sizde, çok severim ben, siz de sever misiniz?/sevmem. Sevmez, kendisiyle ilgilenenleri de sevmez Zeynel, kendisine sırt çevirenleri, bel bağlamayanları, top atsan yıkılmazları sever o.” Gecede, Gecede

Kaynakça:
Cüce, Leyla Erbil – İş Bankası Kültür Yayınları
Eski Sevgili, Leyla Erbil – İş Bankası Kültür Yayınları
Gecede, Leyla Erbil – İş Bankası Kültür Yayınları
Hallaç, Leyla Erbil – İş Bankası Kültür Yayınları
Kalan, Leyla Erbil – İş Bankası Kültür Yayınları
Karanlığın Günü, Leyla Erbil – İş Bankası Kültür Yayınları
Mektup Aşkları, Leyla Erbil – İş Bankası Kültür Yayınları
Tuhaf Bir Kadın, Leyla Erbil – İş Bankası Kültür Yayınları
Tuhaf Bir Erkek, Leyla Erbil – İş Bankası Kültür Yayınları
Üç Başlı Ejderha, Leyla Erbil – İş Bankası Kültür Yayınları
Zihin Kuşları, Leyla Erbil – İş Bankası Kültür Yayınları

A’dan Z’ye Leylâ Erbil” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s