A’dan Z’ye Barış Bıçakçı

1966’da Adana’da doğan Barış Bıçakçı, Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000), Veciz Sözler (2002), Aramızdaki En Kısa Mesafe (2003), Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2004), Baharda Yine Geliriz (2006), Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra (2008), Sinek Isırıklarının Müellifi (2011) kitaplarıyla geniş bir okuyucu kitlesine ulaşan ve sevilen yazarlarımızdan biri. Yazarlarımızdan Pelin Öney, bu yıl yayımlanan Seyrek Yağmur kitabıyla birlikte bütün eserlerini ele alarak hazırladığı sözlük sabitfikir‘de yayınlandı.

baris-bicakci-pelin-oney

 

AÇIKLAMA: “Dünyamızda alışılmışın dışındaki her şeyin açıklanması gerekir ve bu hiç de masum bir gereklilik değildir. Açıklama yaparsınız, neden gösterirsiniz, makul gerekçeler sunarsınız, sonra bir de bakmışsınız tam da sizden açıklama bekleyenlerin dilini kullanıyorsunuz, kendi dilinizi değil. Birilerine açıklama borçluysanız borcunuzu daima kendi dilinizi harcayarak ödersiniz.” Sinek Isırıklarının Müellifi 

AFORİZMA: “Aforizma belki bilmek demek değildir ama bilmek çabasıdır, ona en azından bir başlangıç önermesine verilen değeri vermek gerekir. Şu da yeteri kadar açık değil mi: Aforizma modern insanın kullandığı bir ağrı kesicidir. Hiç olmanın ağrısını dindirir. Sonra ağrı yine başlar.” Sinek Isırıklarının Müellifi

BİÇİM: “Editör Hanım, Max Beckmann’ı bilir misiniz? 1884-1950 yılları arasında yaşamış bu Alman ressam, yirminci yüzyıl insanının yol açtığı dehşete tanık olmuş ve kayıtsız kalamamıştı. ‘Aşırı duyguları yaşamak biçim yaratmanın kendisidir,’ demişti. ‘Biçim kurtuluştur.’ Öfke, acı, dehşet, yalnızlık, korku, sıkışmışlık, huzursuzluk… Bu duyguların itici renkler, çarpıtılmış şekiller kullanılarak aktarılmaya çalışıldığı bir resim aynı zamanda nasıl güzel olabilir? Beckmann bunu başarmıştı, çünkü tanık olduğu şeylerin tahakkümünden biçim üzerine yoğunlaşarak kurtulabileceğini görmüştü.” Sinek Isırıklarının Müellifi

 COĞRAFYA: “İki ayrı nokta olsalar, haritada iki ayrı, uzak nokta, aralarında nehirler, dağlar, okyanuslar filan olsa… Daha rahat, daha rahat severdi. (Coğrafya herkese iyi gelir.)” Herkes Herkesle Dostmuş Gibi…

 baris-bicakci-baharda-yine-gelirizÇARESİZLİK: “Biraz soluklanıyor. Boş saksıların durduğu köşeye bakıyor. Oraya doğru gidiyor. Eğiliyor. İki eliyle birden kavrayıp güvercin yuvasını kaldırıyor. Yuvanın içinde iki küçük yumurta. Küçük, yuvarlak, kusursuz, sıcak…
Yuvayı olduğu gibi, içindeki yumurtalarla birlikte çöp poşetinin içine atıyor. Poşetin ağzını hemen sıkıca bağlıyor. Üzerine iki poşet daha geçiriyor. Her birinin ağzı sıkıca bağlı. Sonra götürüp kapının önüne koyuyor.
Kapıyı kapatıyor.
Banyo musluğuna hortum takıp balkonu yıkamaya başlıyor.” Balkon Temizliği, Baharda Yine Geliriz

DÜŞ: “Bir kitap yazmak istediğimi söylemiştim. ‘İçinde öyle bir cümle olsun istiyorum ki, kitabı okuyan biri o cümleye geldiğinde kitabı birden kapatıp sımsıkı göğsüne bastırsın.’ Ağzından salyalar akan bütün yazar müsveddeleri gibi ben de okuyucu olarak bir kadını, onu düşlüyordum işte!” Anlamayan Kadınlar, Baharda Yine Geliriz

EDEBİYAT OKURU: “Edebiyat okurları aslında okudukları her kitapta insanı muayene ve ameliyat eder. Bu yolla edindikleri bilgi, görgü yaşayarak elde edilemeyecek kadar büyüktür ve insana dair her şeyi anlarlar, sahiden anlarlar.” Sinek Isırıklarının Müellifi 

ELLER: “Sahipleri evden ayrılırken anlamla sarmalanıyordu eller. Omuza dokunulduğunda, bir kolu kavradığında, sırtı sıvazladığında. Bir söz veriyor, vaatte bulunuyorlardı: Yalnız değilsiniz, yanınızdayım, acınızı anlıyorum, hayat devam ediyor, ölenle ölünmüyor, yine geleceğim, bir ihtiyacınız olursa yapabileceğim bir şey olursa mutlaka arayın. Söze dönüşüyordu eller, güvenilmez oluyorlardı bu yüzden. Anlamları oluyordu, tabii hemen sonra da anlamsızlıkları. Asansörün kapısını açıyorlar, son bir kez sallanıyorlar ve ardından gözden yitiyorlardı.” Bir Düşünceyi İter Gibi, Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra

FACİA: “Uçak düştü, uçak düştü! Aman Allahım gördünüz mü, uçak düştü! Facia! Dehşet duygusuyla hızlı hızlı çarpıyor kalp. Ama sanki dehşet ile birlikte başka bir duygu daha var. Belki dehşetten de güçlü bir duygu… Daha derinde… Önceki düşüşlerde olduğu gibi. Anlaşılmaz bir sevinç. Evet, itiraf etmesi zor ama bu duygu düpedüz sevinç. Evet, itiraf etmesi zor ama bu duygu düpedüz sevinç. Hatta huzur.” Manifaturacı, Seyrek Yağmur

GÜZELLİK: “Editör Hanım, biliyorsunuz Eski Yunanlılar güzellik karşısında hüzünleniyorlardı ve bunu başarabildikleri için de tarihe geçtiler. Biz modern insanlar ise güzellik karşısında huzursuzluk, şaşkınlık, hatta kimi zaman da öfke duyuyoruz; tarih bizden söz etmeyecek.” Sinek Isırıklarının Müellifi 
”…edebiyatçıların, özellikle de şairlerin, güzellikle ilişkilerinin sorunlu olduğunu düşünüyorum. Ya ona itaat etmek ya da hükmetmek istiyorlar. Güzellikle birlikte uslu uslu yaşayamıyorlar vesaire vesaire.” Bizim Büyük Çaresizliğimiz 

Baris Bicakci-Sinek Isiriklarinin Muellifi2HAYAT: “Hayat, kendi kendilerini kopyalayan dev moleküllerden başka bir şey değil. Hayat dediğimiz sadece kimyadan ibaret. Periyodik tabloyu ezberlesek yeter. Evrendeki en bol iki elementin, hidrojen ile helyumun, aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın? Anlam ağırdır… Dibe çöker. Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar.” Sinek Isırıklarının Müellifi 

 HAZ: “Haz, hafıza kaybı mıdır, diye soruyor İlhan. Eğer öyleyse neleri unutturabilir? Mamak çöplüğünde para edecek şeyleri toplarken çöplerin içine düşüp kaybolan adamı ve gündüzleri onu arayan, geceleri ateş yakarak bekleyen ailesini unutturabilir mi? Yağmurlu bir kış günü üç beş otomobilin geçtiği Muğla-Denizli yolunun kenarında mantar satmaya çalışan kadını ve küçük kızını, onların bakışlarını unutturabilir mi? Kötü bir insan icadı olan Tanrı’yı unutturabilir mi? Sıradanlığı unutturabilir mi, hayata kast ediyor çünkü, sıradanlığı unutturabilir mi?” Sinek Isırıklarının Müellifi 

IŞIK: “Rıfat’ın yeğeni Ali yatılı okulda okuyor. Rıfat onu gece kalabalık bir yatakhanede, koridordan gelen ışığın kirli, soğuk dikdörtgeni içinde uyurken hayal ediyor. Ali sağına soluna dönüyor, sığ bir uykunun batağında sayıklıyor, rüyaların ormanında ağaçlar ile birlikte koşuyor ama hep o dikdörtgenin içinde kalıyor ve Rıfat’a öyle geliyor ki, ömrü boyunca da orada kalacak, oradan çıkamayacak. Çünkü hepimiz ışık diye lütfettikleri kirli, soğuk bir dikdörtgenin içinde yaşıyoruz.” Dikdörtgen 25, Seyrek Yağmur

İKİNCİ ERKEK: “Ülkemizde böyle: Bir erkek ile bir kadın karşı karşıya gelince orada olsun ya da olmasın ikinci bir erkek daha vardır.” Sinek Isırıklarının Müellifi 

İNSAN: “Sperma hücresiyle yumurta hücresi birleşip tek bir hücre meydana getiriyor, bu tek hücre bölünerek iki hücreye dönüşüyor. Sonra bu iki hücre de bölünüyor. Dört, sekiz, on altı, otuz iki… Milyarlarca hücre karmakarışık, hassas bir organizma oluşturuyor. İnsan aslında nicelikten, akıl almaz büyüklükte bir sayıdan başka bir şey değil ve öldüğünde de sayı oluyor zaten. Hücreler çürüyüp parçalandığında, o karmaşık organizmadan hiçbir hatıra, iz taşımayan muazzam sayıda atom etrafa saçılıyor oksijen, hidrojen, azot ve bir sürü aptal karbon atomu.” Sinek Isırıklarının Müellifi

JULİO CORTAZAR: “İnsanın insana ettiği kötülükler ile dolu karanlık kuyudan, Julio Cortazar’ı ve onun nefis kitaplarını düşünerek çıkabilir Rıfat. Yapabilir bunu, çünkü sahiden seviyor Arjantinli’yi. Kitapçıda müşteri beklerken onun Lucas Diye Biri kitabını hep elinin altında bulunduruyor. Bir gün bir yazarın çıkıp Rıfat Diye Biri isminde bir kitap yazacağını hayal ediyor. Rıfat’ın yaşadığı hayatı, düşüncelerini, takıntılarını, tuhaflıklarını, zaaflarını ve elbette iyi yanlarını olağan ile olağandışını, gerçek ile düşü birbirine karıştırarak anlatacak bir kitap. Ama, diye düşünüyor, Latin Amerika’nın edebiyat ile günlük hayat arasındaki sınırları kaldıran o büyülü havası bu ülkede yok. Köklü geçmişin mayası yok. Direnişin masalsı ruhu yok. Hayatın hem içe hem dışa doğru açılan kapıları burada yok. Burada vasat bir cetvel ile çizilmiş sınırlar var. Burada Lucas olamazsın, ancak iri yarı ve sıkıcılık derecesinde gerçek bir Rıfat olursun.” Rıfat Diye Biri, Seyrek Yağmur

KAVRAM: “Eşref Bey kavramlarla düşünmek yerine, ayıp, suç, günah gibi dini-ahlaki bir terminolojinin esareti altında düşünüyordu. Oysa Batı’nın kavramları vardı, çünkü yaşayanların kavramları olurdu, yaşamayanların yasakları, suçları, günahları… Kavramlar bir bakıma özgürlüktü. ‘Düşünsene Salih!’ diyordu Reşit Bey, ‘Ne çok kadın ve erkek yaşadığıyla yetiniyor. Karı koca olmakla yetiniyor. Oysa kafalarında bir aşk kavramı olsaydı, yaşadıklarıyla yetinmez, kurulu düzenlerini yerle bir etmek pahasına aşkın peşinden giderlerdi. Kavramlar hayatı en üst imkanlarına genişletmenin araçlarıdır.’” Bizim Büyük Çaresizliğimiz

baris-bicakci-toplu-kitaplar2

KIŞ: “Yaşadığım her şeyi bir karınca gibi yuvarlaya yuvarlaya ona taşımayı düşünüyordum hala, kış için, o bitmek bilmez kış için ve önümüzdeki kışlar için, turşu kurmadan, reçel yapmadan, masal anlatmadan çıkaramayacağımız kışlar için…” Bizim Büyük Çaresizliğimiz

LEYLEK YUVASI: “Günümüzden yaklaşık bin altı yüz yıl önce, bir Roma imparatorunun şehrimizi ziyaret etmesi vesilesiyle dikilen sütunun üzerinde bugün bir leylek yuvası var. O sütunu görünce insan ister istemez bazı yapılara bin yıl sonra üzerine leyleklerin yuva yapacağı beton yığınları gözüyle bakıyor. Hangisine yuva yapacak acaba leylekler? Baştan aşağı camla kaplı cephesinde gökyüzünü ve güneşi soğuk dikdörtgenler halinde yansıtan şu gökdelene mi? Yoksa, dev bir fabrikayı andıran şu alışveriş merkezine mi? Böyle düşüncelere de fazla kapılmaya gelmez! En iyisi ucuz marketlerin birinden alışveriş yapmak ve kendini ikramiye veya yakacak yardımı verilen ayların düzgün salınımına bırakmak.” Şehir Rehberi, Baharda Yine Geliriz

MUTSUZLUK: “Nazlı, çocukken balık yedikten sonra ailecek ellerini mutfak lavabosunda Pril ile yıkadıklarını anlattığında Cemil derinden sarsıldı. Mutsuzluğun formülüyle bulaşık deterjanının formülünün aynı olduğunu ileri sürdü. ‘Evet, haklısın mutsuzluk bulaşık deterjanıdır ve bazen de çamaşır deterjanı…’ dedi Nazlı.” Sinek Isırıklarının Müellifi

MATEMATİKÇİ: “Matematikçilerin heyecanlı oldukları belli ama zaten matematikçiler her zaman heyecanlıdır; her şey heyecanlandırabilir onları, x ve y mesela, karekök, sonra sıfır, sıfır bile heyecanlandırabilir onları. Matematikçiler düz, basit bir çizi çiziyorlar. Çizginin bir ucuna eksi sonsuz, diğer ucuna artı sonsuz yazıyorlar. Bu bir sayı doğrusu. Matematiksel sonsuz. Her şey mümkün anlıyor musunuz? Sonra bu sayı doğrusuna teğet bir çember çiziyorlar. Ardından çemberin tepe notasıyla sayı doğrusunun üzerindeki rastgele bir noktayı birleştirerek, doğru üzerindeki her bir noktanın, çember üzerinde tek bir noktaya karşılık geldiğini, benzer şekilde çember üzerindeki herhangi bir noktanın da sayı doğrusu üzerinde tek bir noktaya karşılık geldiğini gösteriyorlar. Matematikçiler sabırlıdır, birebir eşleşmeye bayılırlar. Böylelikle sonsuz sayı doğrusunu sınırlı ve kapalı bir şeyle yani bir çemberle eşleştirmiş oluyorlar. Cemil bunu gördüğünde müthiş seviniyor çünkü sınırlı, kapalı ve dairesel şeyleri seviyor. Sonsuzluğun ve hayatın dairesel olduğunu, hiç hareket etmeden sonsuzluğa ulaşılabileceğini, büyük sırrın bu olduğunu anlıyor.” Sinek Isırıklarının Müellifi

baris-bicakci-toplu-kitaplar3NEDEN?: “’Neden bu kadar çok psikoloji kitabı okuyorsun?’ Abidin’e kalırsa insan kendini tanımak için edebiyat okumalıymış.” Herkes Herkesle Dostmuş Gibi…

OKUL: “’Mevsimi gelince okul öğrenci avına çıkar.’
Evet, Sulhi okulu hiç sevmiyordu. Öğrencilerin parmaklarını bitiştirip uçlarına tahta cetvel indiren, kafalarına ansiklopedilerle vuran öğretmenlerin cirit attığı bu öğrenci toplama kampından kaçıp gitmek istiyordu. ‘Aaaa, koğuşun kapısı açık! 3603 Sulhi kaçmış!’” Veciz Sözler

 ÖLÜM: “Cemil, genç Cemil’in elinde silah olup olmadığına bakmıştı, çünkü yıllar önce okuduğu Rene Char’ın Seçme Şiirleri’nin önsözünde geçen şu cümleyi unutamıyordu: ‘Kırk yaşımızda, yüreğimize yirmimizde sıktığımız bir kurşunla ölüyoruz.’
Böyle bir cümleyi okuyup yıllarca aklınızda tutuyorsanız zaten ölüyorsunuz demektir.
Silaha gerek yok.” Sinek Isırıklarının Müellifi

PAZAR AKŞAMI: “Bu ülkede Pazar akşamlarının bir araya gelip, bırakın yetişkin bir insanı, herhangi bir şey meydana getirebileceğine inanıyor musunuz? Getirse getirse bir yenilgi meydana getirir, bir yıkıntı meydana getirir.” Büyümeyen Erkekler, Seyrek Yağmur

ROL: “Babam bir akşam gelip de tiyatroda küçük bir rol oynamayı isteyip istemediğimi sorduğunda, bunun yazar olmayı amaçlayan biri için iyi bir deneyim olabileceğini söylediğinde, hiç böyle bir rol ve bitmek bilmez provalar düşünmemiştim. Nedense gazete satan bir çocuk rolü hayal etmiştim. Gazetelerin adlarını bağıracak ve ‘Al Aydın Ağabey gazeteni!’ diyerek, evinin önünde beni bekleyen bir adama gazetesini verecektim. Sonra yine gazetelerin adlarını bağırarak sahneden çıkacaktım…” Seyirci, Aramızdaki En Kısa Mesafe

SEYMOUR GLASS: “Editör Hanım, Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün öyküsünde Seymour Glass, intihar etmek üzere oteldeki odasına çıkarken asansörde bir kadını sırf sinsi sinsi ayaklarına baktığı için azarlamakla kalmaz, aynı zamanda bütün sağlam edebi kahramanların yaptığı şeyi yapar, dünya üzerindeki insanları zarif bir biçimde ikiye ayırır: Seymour gibi olanlar ve olmayanlar.” Sinek Isırıklarının Müellifi

SİNEK ISIRIĞI: “Edebiyat yavaş yavaş lüks haline geliyor. Bu koşullarda yazmak, tek ve öldürücü bir hamleyse anlamlı. Ötesi üçkağıttan başka bir şey değil.
Yayınevinize teslim ettiğim romanı yazarken, elbette ben de o tek ve öldürücü hamleyi aradım, hep aradım. Ama şimdi yazdıklarımı düşünüyorum da…
Beş yaşımda, annem ve babamla bir taksiye binip sünnet olmaya giderken, annemin elinden tutmuştum. Korkuyordum. Babam ön koltuktan bana doğru dönüp canımın hiç acımayacağını müjdelemişti: ‘Sinek ısırığı gibi bir şey hissedeceksin!’
Hayır, o hamleyi bulamadım! Yazar filan değilim ben Editör Hanım, ben sinek ısırıklarının müellifiyim. Kitabımı basarsanız arka kapağına da okuyucu için lütfen şöyle bir uyarı yazın: Hiç acımayacak!” Sinek Isırıklarının Müellifi

ŞÖLEN: Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway romanı.
John Cheever’ın öyküsünden uyarlama: Yüzücü. Frank Perry yönetmiş, Burt Lancaster oynuyor.
Joshua Logan’ın Piknik filmi. Kim Novak ve William Holden barollerde.
Seymour Glass: Ah! Edebi bir kahraman.
Charlie Haden ve Carla Bley’den The Ballad of the Fallen:Düşenin dostu olmaz şarkısı, şiiri olur.
Patrice Leconte’un Monsieur Hire filmi. Michel Blanc başrolde.
Ezginin Günlüğü’nün Bahçedeki Sandal albümü.
Mehmet Günsür’ün Hırça Mapası öyküsü.
Ali Osman Coşkun’un resimleri.
Raymond Carver öyküleri, hepsi.
Nazlı’nın Palamutbükü’ne doğru yürürken söylediği Yeşil Ayna türküsü.
Melihat Gülses’ten Kapıldım Gidiyorum.
Pars Tuğlacı’nın Okyanus ansiklopedik sözlüğü.
Wynton Marsalis’in The Majesty of the Blues albümü
Henri Rousseau’nun resimleri. Gümrükçü Rousseau
Led Zeppelin’den The Battle of Evermore ve diğerleri.
Italo Calvino’dan Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler.
Julio Cortazar’ın Oyunun Sonu adlı öyküsü. Yani heykeller ve duruşlar.
Stevie Smith’in El Sallamıyordum, Boğuluyordum adlı şiiri; Cevat Çapan çevirisi. Sinek Isırıklarının Müellifi

 TANRI: “Yeteri kadar zamanın ve enerjin yoksa tanrıya ihtiyaç duyarsın. Şöyle de söyleyebiliriz: Eksik bir şey varsa tanrı da vardır, çünkü ona ihtiyaç duyarsın.” Işık ve Gölge, Seyrek Yağmur
“Eksik bir şey kalırsa, kendine değil başkasına güvenirsin, dışındaki bir varlığa yönelirsin, tanrıya örneğin. Tanrıya inanmak istiyorsan inan. Buna kimse karışamaz, kimsenin diyecek bir şeyi olamaz. Ama şunu unutma, bir eksiklikten doğan tanrı fikri daha baştan sakat bir fikirdir. Eksiklikten değil: Bütünlükten, tamlıktan doğmalıdır tanrı fikri. Bardak dolsun diye değildir tanrı, bardak taşarsa tanrıya ulaşırız.” Işık ve Gölge, Seyrek Yağmur

UZAK: “Uzağımızdaki her şey biraz olağanüstüdür, olduğundan biraz daha fazladır.” Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Baris Bicakci-Toplu Kitaplar

ÜMİT: “Öyle çok özellikli bir ad değil ama, Leyla Hanım on iki yıldır ilk kez yüksek sesle söylemiş, bu adı yapan sesleri ilk kez çıkarmış gibi söyleyince adın sahibi bana çok gizemli, çekici biriymiş gibi geldi. Ümit.” Her Şey Gün Gibi Ortada, Baharda Yine Geliriz

VOTKA: “Büyükbaba votka içiyordu. ‘Bu ağzı pek kokutmuyor,’ dedi. ‘Annen takıntı yaptı yavrum benim içkimi. Ağzımı kokluyor. Sarımsak yesem, ‘İçki içtin de kokmasın diye mi sarımsak yedin,’ diye kuşkulanıyor, bardağımı, şişemi bulmak için evi köşe bucak arıyor. Hafiye gibi oldu.’ Güldü, bardağını kaldırıp, ‘Ne var bunda?’ diye sordu. ‘Bunu içmezsem dünya siyah beyaz, içersem rengarenk.’” Büyükbaba, Baharda Yine Geliriz

YAĞMUR: “Bazen yağmur şimdiki bir yağmur olarak yağar şehrin üzerine, bazen de daha önceki bir yağmur olarak. Minareler, vinç kuleleri, çatılardaki antenler pusun ardında silikleşir. Her şey birbirine karışır. Çıkıp bir sokakta yürüsek, şehrin boğazına kaçmış gibi oluruz. Binalar, kaldırımlar, tabelalar, belediyenin işlek caddelerin kenarına diktiği cılız ağaçlar, püskürtmek istercesine üzerimize gelir. Evde kalsak, komşunun oğluna Türkçe dönem ödevi için yardım etmemiz gerekir. Zavallı çocuk bizim ağzımızdan, içinde ‘Umarsız’ sözcüğü geçen bir dolu cümle yazar, sonra da umarsızlık içinde bir bize bir yazdıklarına bakar.” Şehir Rehberi, Baharda Yine Geliriz

YAZMAK: “Yazarken duygusal gelgitler yaşamanın kaçınılmaz olduğunu anlamıştı. Bir gün çok beğendiği bir cümleyi ertesi gün hiç sevmiyordu. Bir gün yazmaya inancı tamken, ertesi gün ülkede olup bitenleri düşünüyor, yazmak, üstelik dünyayla pek ilişkisi olmayan bir kahramanın romanını yazmak ona ahlaksızca geliyordu. Sonra, asıl dünya böyle bir yer olduğu için yazmak ahlaklı kalmanın bir yolu, diye düşünüyordu. Kalemle insan ancak kendisine kötülük yapabilir.” Sinek Isırıklarının Müellifi

“Karman çorman hissedişin tane tane çözüleceğini, yeniden, bu kez mükemmel bir düzen içinde bir araya geleceğini ve hayatın bir anlama kavuşacağını hayal etmek: yazmak.” Sinek Isırıklarının Müellifi 

“Yazmak bir bakıma anlatılmaya değmez olanı anlatmaktır. Böylelikle anlamsız olanı anlamlı kılmaya cüret etmektir.” Sinek Isırıklarının Müellifi

ZEHİR: “Çayına ince bir limon dilimi koyarken anlatıyor: ‘Ben çocukken duyardım, bizim oralarda bir söz vardı. ‘Ruslar bir zehir icat etmiş, içine limon atınca zehir etkisini yitiriyormuş,’ derlerdi. Şimdi azizim bu sözün aslı şudur: Çay bize Ruslardan gelmedir. O zamanlarda doğu vilayetlerinde bir Rus korkusu vardı. Tabii 93 Harbi henüz unutulmamış. Şaka değil azizim, Kars’ı almışlar. Erzurum’a doğru ilerliyorlar. Ahmet Muhtar Paşa bir savunma hattı kuruyor ama nafile. Erzurum da düşüyor. Tabii bu savaş milletin hafızasına kazınıyor. Pek korkuyorlar Ruslardan…. Ama bak bir dilim limonla da savuşturmasını beceriyorlar değil mi!’” İki Kişi Ölümden Korkuyoruz, Baharda Yine Geliriz

Pelin OneyPelin Öney
İpekli Mendil Yazarı

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s