A’dan Z’ye Gaye Boralıoğlu (*)

Gaye Boralıoğlu’nun Mübarek Kadınlar kitabında yer alan on üç öykünün kadınlarının A’dan Z’ye acısını İpekli Mendil yazarlarından Gülda Şahin derledi. Bu dirençli kadınlara ve bugün doğumgünü olan Gaye Boralıoğlu’na selam ederiz.

gaye-boralioglu-gulda-sahin

AREV: “Arev, onun adıydı. Babaannesinin kulağına fısıldadığı isim. Anlamı güneşti.
‘Sakın kimseye söyleme kızım,’ demişti babaannesi ona. ‘Bu bizim sırrımız. Herkes seni Güneş bilsin.’ O günden beri Arev’i kalbinde saklamıştı. Aklına geldikçe nabzının hızlanması bu yüzdendi.” Ninni

BABAANNE: “Çocukluğumun gül kokusu, korkularımın sessiz kuytusu, saklambaç oyunum… Benim babaannem. Ben sokakta oynarken, sen pencerede belirip çatallanan sesinle, çıkarabileceğin her tonda adımı çağırırdın ya, Muraaat, Muraaaaat, Murat diye, işte o ses hep kulağımda. Gülerdin de, dudağının kenarında hep bir hüzün kalırdı.” Pepuk Kuşu

CUMHURİYET: “Sekiz cumhuriyetin bizim evde nasıl harcanacağı belliydi. İkisiyle annem ihtiyaçlarını alır, ikisi babama verilir, üçüylede ev eksikleri giderilirdi. Bir tanesi de benim için harcanırdı. Ve ben ne yapar, eder, bin takla atar, benim için ayrılan cumhuriyetin Nurhayat Abla’nın koynundan çıkardığı altın tanesi olmasını sağlardım. Aslına bakacak olursanız onunkini diğerlerinden ayırt etmek çok da zor olmuyordu benim için. Her daim ötekilerden parlak olan, Atatürk’ün mutlulukla ışıldadığı, egzotik çiçek kokulu cumhuriyet, Nurhayat Abla’nın cumhuriyeti yani benim cumhuriyetimdi. Yaşasın cumhuriyet!” Ömrüm Oldukça

ÇİÇEK: “Uyandığında uçsuz bucaksız bir ovanın kenarında olduğunu gördü. Göz alabildiğine uzanan toprak yeni sürülmüştü. Ayağının dibinde tabak gibi açmış kıpkırmızı bir çiçek vardı. Saime çiçeğe uzandı. Kokladı. Sağından tutu, kopardı. Çiçek kendinden on kat büyük köküyle çıktı. Onun çıktığı yerde koca bir delik açıldı. Saime deliğe doğru eğildi, hiçbir şey görünmüyordu. Belki de burası dünyanın göbek deliğiydi. Saime biraz daha eğildi. Bir şeyler görebilmek umuduyla gözlerini kırpıştırdı. O zaman deliğin dibinde belli belirsiz bir oynaşma oldu. Yoksa orada iki balık mı vardı? Saime biraz daha gayret etti, iyice eğildi. Sonunda o kadar eğildi ki, başı döndü, delikten aşağı düştü, gözden kayboldu.” Kara Delik

Gaye Boralioglu-Mubarek KadinlarDELİ KADIN: “ Anlatılan her şey gerçeğin bir eksiğidir; ya da beş altı fazlası. Sahiden olanı on ikiden vurmak imkânsız bir şey. On ikiden vurup ne yapacağız o da ayrı konu. Yine de içimden bu hikâyeyi olduğu gibi anlatmak geliyor şimdi. Kim bilir, belki salonda oturmuş şu sonbahar güneşinde kemiklerimi ısıtırken, uzaklarda belli belirsiz duyulan bir şarkı yüzündendir.
Erkin Koray’ın bir konserindeydik; Arnavutköy’de bir barda. Tavandan sarkan spotlar göz alıcı bir şekilde yanıp sönerken, gecenin tam yarısında, saatler on ikiyi çaldığında, o şarkı başladı:
Deli kadın, hiç sen beni anlamadın
Sopa mopa kâr etmiyor taş kafana
Öldüm desen yalan, kaldım desen yalan
Hepsi yalan
Bir gün ama dileyeceksin
Sen o zaman bileceksin
Aptal gibi, şapşal gibi sevdim sandım
Artık bıktım dertlerinden, çok usandım
O ana kadar ağzıma bir damla içki koymamıştım; başka bir sebeple değil yalnızca antibiyotik kullandığım için! Bu şarkı sırasında ise tamamen sarhoş olmuşum.” Kâr Etmiyor

ETAMİN: “ Evimizin duvarlarını süsleyen etamin tablolara bakıyorum. Bir tanesine küçük bir kız çocuğu işlemişim. Güneş rengi bir elbise yapmışım ona. Elinde bir okul çantası, bir beslenme kavı. Annesinin elinden tutmuş yürüyor. Güzel yeşil çiçekli elbisesinin eteklerini savurarak, uzun saçlarını rüzgâra bırakmış yürüyor. İkisinin de gözlerinde bir ışıltı, bir mutluluk hali. Bir diğerinde masmavi eniz resmetmişim. Etaminin üzerindeki her çarpı işareti bir dalga, bir başka ton mavi. Güneşe doğru bir yelkenli yüzüyor ortada. Yelkenlinin önünde iki küçük kuş. Onlar mı rotayı belirliyor acaba? Daha başkaları da var. Arkasına çocukların doluştuğu bir at arabası mesela… Yağmurdan kaçıp bir saçağın altına gizlenmiş, birbirine sokularak ısınmaya çalışan, biri beyaz biri siyah iki kedi. Koca bir ayçiçeği tarlası; çiçeklerin hepsi de yüzlerini neşeyle güneşe dönmüş. Evin bütün duvarlarında ömrüm boyunca işlediğim tablolar… Etaminde yalanlar okunmuyor işte.” Muamma

FLÜT: “Hatice nasıl bir nota olurdu acaba? Ya Sacit? İlkokul beşteyken dedesi flüt almıştı Hatice’ye. Adamın kocaman elleri flütün deliklerini kolayca kapatıyor, yanaklarını şişirerek flütü üflediğinde notalar birbiri ardına uyumlu bir şekilde duyulabiliyordu. Hatice ise küçücük parmaklarını bir türlü o deliklerin üstüne tam olarak yerleştiremiyor, çatlak sesleri engelleyemiyordu. Yaşlı adam sabırla, dikkatle bir kez daha, bir kez daha göstermişti Hatice’ye. Hatice gece gündüz elinde flütle dolaşmaya başlayınca, flüt onun küçük parmaklarını kabullenmeye başlamıştı. Do-re-mi… Dedesi ölmeden kısa bir süre önce artık doğru sesleri çıkarabilir hale gelmişti Hatice. Bir tek mi… Nedense hep mi’de takılıyordu. Hatice flütün notalarını, kendini ve Sacit’i bir kez daha düşündü. Sacit’i do’ya benzetti. Bütün parmakları sımsıkı kapalı, kalın, güçlü, gürültülü. Kendisi ise… Kendisini mi’ye benzetti Hatice. Bir türlü pürüzsüz çıkmayan, hep çatlak, tedirgin, güvensiz.” Mi Hatice

GÜNEŞ: “Günlerdir ilk defa güneç çıktı. Yüzümün yarısını aydınlatıyor. Tükenmez bir kaynaktan gelip koca dünyada beni bulan bu ışığı seviyorum. Aydınlık, İnsanların omuzlarındaki yükü hafifletiyor, ruhlarındaki kederi dağıtıyor, bunun da farkındayım. Renkler parladıkça insanlar gülümsüyor. Geçici olduğunu bilsem de bu hafif neşeli hal, sahipsiz birkaç kahkaha bana da umut veriyor. Eskisinden daha az hissediyorum ağırlığımı. O zaman günün birinde buradan yürüyerek çekip gitme ihtimalini aklımdan geçirmeye cesaret ediyorum. Bu çılgınca fikir bir anlığına belirip kaybolsa da, bana dayanma gücü veriyor; tabii sadece bir an için. Hemen ardından, bunun dünyanın sonu demek olacağını seziyorum ve hızla aklımdan kovalıyorum. Yeniden içime kapanıyorum ve başımı güneşin ışığına yaslayıp kendimi avutuyorum.” Vitrin

HÜZÜN: “İşte yine duyuluyor o şarkı; galiba yandaki kitapçıdan geliyor…
Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç.
Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç.
Eskiden böyle şarkıları duymazdım bile. Kulağım şenliğe açıktı. Şimdi ise neşeli tınılarda yalnızlığımı daha çok hissediyorum, hüzün teselli veriyor bana.” Vitrin

IŞIK: “Dört buçuktan beşlik bir insandım; ortalama yani. Hiç on almadım, ya da pekiyi. Bir de almadım, sıfır ya da. Beynimin içinde, biteviye dönüp duran yeşil bir ışından başka bir şey olmadı; gün batımında güneş tam kaybolurken can havliyle bir anlık bir yeşil ışın gönderir ya dünyaya, işte öyle bir ışık benimki de.” Kâr Etmiyor

İĞNE: “Derler ki, dikiş iğnesi insanın tenine batarsa tekmil gövdesi boyunca yürür. Diyelim, olur a, Mükerrem Bey, yere düşüp sandalyenin bacağına dayanarak dik duran incecik bir dikiş iğnesinin üzerine bastı. O sırada da bir iş yetiştirmekle meşgul olduğundan pek önemsemedi küçük iğneyi. Sonra da acısı geçince unuttu. Dikiş iğnesi bacağı boyunca ağır ağır, ince ince yürüdü. Telâşı bitip müşteriye işi teslim ettikten sonra aklına gelip iğnenin ne olduğunu merak etti, topuğuna baktı ama hiçbir iz yoktu ama kazın ayağı öyle değildi. Mükerrem Bey hareket ettikçe, iğne açık denizdeki bir yelkenli misali kendine yol açtı.” Muamma

JÜRİ: “Ta bebekken babaannesinin kulağına fısıldadığı ninni, Arev’in ağzından dökülüyordu şimdi.
Ninni bitince gözlerini açtı. Küçücüktü.
Jüri üyeleri, stüdyodaki seyirciler ve ekranları başındaki izleyiciler, herkes şaşkındı.
Birinci jüri, ‘Hımm… ilginç… Hangi dilde söyledin?’ dedi.
İkinci jüri, ‘Balkan dillerine benziyor,’ diye akıl yürüttü, ‘Makedonca falan sanki?’
Üçüncü jüri, ‘Sen de amma yaptın,’ dedi diğerlerine… ‘İbranice bu basbayağı. İsrail’den falan mi geldin?’
Arev, ‘Yok,’ dedi, ‘Burada doğdum. Türkiye’de.’
Birinci jüri sordu: ‘Peki, söyle bakalım, bu hangi dil?’
Babaannesi Arev’in kulağına ‘Sus,’ diye fısıldıyordu. ‘Sakın söyleme, hemen dön ve çık git buradan… Hemen!’
Arev, ilk kez onun sesini dinlemedi. Olabildiğince yüksek sesle, ‘Ermenice,’ dedi.” Ninni

Gaye BoraliogluKARANLIK: “Karanlık, esasında bir renkten ibarettir. Bütün renklerin iç içe geçtiği, birbirine meydan okurken birbiri olan tek ve büyük bir renk. Her şeyi kaplayan hakikat: Karanlık.
Ka-ran-lık
Kavga eden üç hece.
Karanlık. Bitişik yazıldığında varoluşa meydan yüce ruh.
Ürkütücü, korkutucu, boyun eğen, tehditkar, sakin, sessiz, duygulu, duyarsız, halsiz, yalnız, uğultulu, gürültülü, kimsesiz, sensiz, bensiz, benliksiz, herkes, ses!” İsyan

LİMBO: “Ortalık madrabaz, hilebaz, düzenbaz dolu. İnsanlar birbirlerinin gözüne bakarak yalan söylüyor, dolap çeviriyor hatta basbayağı suç işliyor, sonra dönüp pişkin pişkin sırıtıyorlar. İşin fena yanı, kimse de bu rezilliğe sesini çıkarmıyor. Biri ahlâksızlık yapıyor, diğerleri de peşinden. Biri yalan söylüyor, onun yalanına çanak tutan bir milyon yalaka çıkıyor ortaya. Erdemsizliğin, onursuzluğun çıtası aşağı indikçe iniyor.
Gençliğimde televizyonlarda hep gösterirlerdi, limbo diye bir dans vardı. Yere paralel olarak belli bir yükseltiye konulmuş bir sırığın altından yüzü sırığa bakacak şekilde geçerdi dansçı. Müziğin her kuplesinde o sırık biraz daha aşağı indirilir, dansçı sırtı yere paralel olacak şekilde ters dönmüş örümcek misali kıvrana kıvrana sırığın altından geçerdi. Çok saçma bir danstı. Şimdi bakıyorum da insanların haline, ahlâki değerlerin çıtası aşağı indikçe insanlar da kıvrana kıvrana o çıtanın altından geçmeye çalışıyorlar.” Hayal Alemi

MANİKÜRCÜ: “Sonra o bazı telefon konuşmaları yapıyordu peşinde dolaşan bir kısım mahlukatla. Ben kediyi seviyordum usul usul. Telefonları bitince bir küfür savurup yanıma geliyordu, kediyi attığı gibi ellerini koyuyordu kucağıma. Hadi, diyordu, oje sür tırnaklarıma. O an manikürcü olmak istiyordum şiddetli bir arzuyla; onun manikürcüsü. Parmaklarını teker teker avuçlarımın içine alıyordum. En yanar dönerinden kırmızılara boyuyordum. Biz o vaziyetteyken Pakize Teyze giriyordu içeriye elinde dumanı tüten poğaçalarla. Semiha bütün poğaçalardan daha güzeldi oysa.” Kâr Etmiyor

NOKTALI VİRGÜL: “Hiç birbirimize benzemiyorduk. O düz sarı saçlıydı; ben kıvırcık siyah. O uzun boyluydu; ben cüceden hallice. O havai, serseri, lakayt; ben sorumlu, sıkıcı, bezgin. O benekli, ben çizgili. Yine de ikimiz bir noktalı virgül gibi bütünleşmiştik işte…
Ben noktaydım; dünya hali içinde pek de kayda değer olmayan minnacık bir mühür.
O virgüldü; durmadan arkasına yeni vagonlar eklenen, yoldan çıkmış bir cazibe treni.” Kâr Etmiyor

ORMAN: “Orada bir rüya gördüm. Rüyam şudur:
… Heybetli ağaçlardan oluşan devasa bir ormandayım. Bildiğimiz kökü yerde, dalları göğe doğru uzanan, yapraklarıyla salınan ağaçlar yoktu ormanda. Buradaki ağaçların dalları gökten yere iniyordu ve toprağa karışıp kök oluyordu. Kökleri yer üstüne çıkıp yeniden dallanıyordu. Dallarını öyle örmüştü ki, gün ışığını geçirmiyor, bedeninde emip sonra layık gördüğü yere yansıtıyordu. Yaprakları o bildiğimiz ağaçlar gibi yeşil çıkıyor ve fakat bir süre sonra gökkuşağının renklerinin oynaştığı narin ipliklere dönüşüyordu. Sessiz duruyorlardı ama aslında kulağıma kendi dilinde dualar fısıldıyorlardı. Bu devasa ağaçların gölgesi ve ışığında ağır ağır ormanın derinliklerine doğru yürüdüm. Bir yanım korkuyordu yalnızlıktan, öbür yanım bir garip huzur duygusuyla doluydu. Yarım yamalaktım.” İsyan

ÖLÜM: “Çok mutlu olduğu zamanlarda tükürüklü tükürüklü yanağımı öper, mutsuz olduğu zamanlarda dizime yatıp ağlardı. Başını okşardım onun tatlı tatlı, sakinleşirdi. Sonra kalkıp gözlerimin içine bakardı. İyi ki varsın, derdi, sen olmasan intihar ederdim şimdi vallahi.
Asla hayattan vazgeçmeyeceğini bilirdim ama yine de ölümden söz etmesi, canımı acıtırdı. Bir insana o dört harf bu kadar mı yakışmaz!
Söyleme öyle, derdim. Sen ölürsen ben nasıl yaşayacağım. Ayy, diye boynuma sarılırdı, sen üzülme yeter ki, göreceksin sonsuza kadar hayatta kalacağım!” Kâr Etmiyor

PEPUK KUŞU: “Meğer sen Pepuk Kuşu’nun ülkesinden koparılmış bir garip çocukmuşsun. Meğer sen, bir felâketin biçare kurbanıymışsın. Meğer sen, bu küçük köyde, memleketini düşlemişsin. Dızgun Bava diye şu zavallı kaya parçasına alnını dayamışsın. Pesarê diye yağlı ekmek istemişsin benden. Hızır’ı imdada çağırmışsın da ben anlamamışım. Birlikte Pepuk Kuşu’nun şarkısını söylemişisz: Pepuu… Kekuu… Kim yaptı? Ben yaptım… Kim öldürdü? Ben öldürdüm… Kim yıkadı? Ben yıkadım. Vah! Vah! Vah!” Pepuk Kuşu

RÜYA: “Ali hiç duymadı beni. O rüyalarına gömülmüştü. Rüya dediysem hurisiz meleksiz, yalnız cinlerden müteşekkil bir koyu karanlık. O karanlıkta çığlıklar attı, yüreğimi paramparça eden cinsten. Tere battı, kış yğamurunda kalmış gibi. Kurşunları sayıkladı birer birer. Tetikler saydı tane tane. Anladım ki, nasıl bir âleme gittiyse, oradan kolayına dönmeyecek.” Ali’nin Gözleri

gaye-boralioglu-mubarek-kadinlar2SESSİZLİK: “İki gündür yüreğime hiç tanımadığım bir ağırlık çöktü. İki gündür ağzını açıp tek kelime etmedin. Biri kırmızı, biri beyaz iki ipi birbirine dolayıp duruyorsun. Gözlerinden İda’nın bulutları görünüyor yalnızca. Küçük vadimizde hiç ses yok… hiç… Meğer sessizlik ne sağır edici bir gürültüymüş. Dayanılması ne zor bir felâketmiş. Bir kelime söylesen, tek bir kelime…” Pepuk Kuşu

ŞEMSİYE: “Şemsiyemi açtım, bayağı şiddetlenmişti yağmur. Neredeyse yalnızca cezaevini ve beni örtecek bir şekilde bir kara bulut çözülüyordu gökyüzünde. İri yağmur damlaları şemsiyenin üzerinde davul çalıyordu.” Hayal Alemi

TÜKÜRÜK: “En sonunda çok ağrıma giden bir şey söyledi hâkim bey, yaşlandın dedi, elinin ayarı kaçtı dedi. Kadınlar kocayınca, pişirdikleri maskara olurmuş, dedi. Artık bu lafı maç önünde mi duydu, meyhane çıkışında mı, kahvede mi bilmem. Böyle deyince, ben çok fena oldum hâkim bey, sanki ömrüm boyunca rahat oturayım diye her taşını ellerimle koyup diktiğim bina üstüme yıkılmıştı. Bu kadar mı nankör davranır insana hayat, bu kadar mı kolay ıskartaya çıkarılır bir kadın! Bu nasıl bir hoyratlık! Lakin gözyaşlarımı içime attım, ağzımı açıp ne bir kelime ettim, ne bir lokma yedim! O akşam canım burnumda, pilavı yaptım, tavuğu dittim, nohudu koydum, Mustafa yola çıkmadan önce kimseye görünmeden hırsla pilava üç kere tükürdüm. Tü… tü… tü… İşte böyle yapınca, içimde usul usul bir ferahlama oldu. Üç tükürükle birlikte ruhumdaki kara kuyular da birer birer uçtu gitti sanki. Bir intikam hissi geldi ki içime, bütün pişirdiğim yemeklerden daha lezzetli!” Pilavcı Karısı

UNUTMAK: “Sıranın bana gelmesinden korkuyorum babaanne, beni de unutmandan korkuyorum. Oysa unutan ben olmak istiyorum. Yaşadıklarımdan, acılarımdan, zihnimin her bir köşesine tırnaklarını geçirip içimi kanırtan anılarımdan, onun peri misali başımda dolanan, rüyalarımda giren imgesinden kurtulmak istiyorum. Sabah uyanayım ve bütün üzüntülerden, sıkıntılardan azade biri olarak hayatıma devam edeyim istiyorum. Sense geçmişin üzerine kapanmış, derin bir kazı yapıyorsun sanki. Zihnini temizliyorsun. Bugünden geriye doğru anılarını bir bir gözden geçirip çınarın dibinden akan ırmağa atıyorsun. Sen unuttukça altından uzun zamandır ellenmemiş anılar çıkıyor. Gençliğinin ayrıntılarından söz ediyorsun bazen, çocukluğunun olmadık hikâyelerini anlatıyorsun. Sonra onları da unutuyorsun. Zaman çemberinin iki ucunda canbazlık ediyoruz ikimiz de.” Pepuk Kuşu

ÜLKE: “Sen bana masal anlatırdın ben yanağında yatarken. Ellerinde çelik kokusu, başımızda hareler, sobanın çıtırtısı. Mırıl mırıl konuşurdun:
Bir varmış, bir yokmuş, buradan çok uzaklarda bir diyarda, güneşin hiç batmadığı bir ülke varmış. Bu ülkede her yer gürül gürül çağlayan sular, çeşit çeşit ağaçlar, rengârenk çiçeklerle kaplıymış. Ağaçların yaprakları hiç dökülmez, çiçeklerin renkleri hiç solmazmış. Sular dağların doruklarından ince ince sızar, sonra yol boyunca birleşe birleşe, koca nehirlere döner, masmavi denizlere akarmış…
Gözümü kapatırdım, birer birer söylediklerini düşünürdüm. Güneşin sımsıcak gülümsediğini, ağaçların nazlı nazlı salındığını, çiçeklerin renklerini hayal ederdim. Sen, denizler derdin ya, bembeyaz köpükleri, yosunları, yosunların arasında oynaşan türlü çeşitli balıkları zihnimde canlandırırdım.” Koparmabeni

VİCDANLARIN SESİ: “‘Biz kayıp çocuklar,’ dedi. ‘İşte burada yaşıyoruz. Onlar bizi öldü sanıyor ama aslında biz hiç ölmeyeceğiz. Bizi bu ağaçlar besliyor. Gel bak.’ Bir hayat ağacının yanına götürdü beni. Yeşilden pembeye dönen narin dallarından birini tuttu, kendini çekti. Ağzına götürdü, uzun uzun emdi. Sonra başka bir dalı yakaladı, bana uzattı. Ben de onun gibi yaptım. Hayat ağacının acımsı sütünden içtim. O sırada çocuk bir dala sıçramış, büyükçe bir yaprağı kulağına yaslamıştı. ‘Bak,’ dedi ‘gel, dinle.’ Onun kadar çevik değildim elbet. Bir iki tökezledim, beceriksizce ağacın sağına soluna dolandım ama sonunda onun yanına varmayı başardım. Çocuk yaprağı kulağıma uzattı. ‘Duyuyor musun?’ dedi. Biraz daha dikkatimi verdim. Belli belirsiz mırıltılar, hafif homurtular… ‘Ne ki bu?’ diye sordum. ‘Vicdanların sesi,’ dedi. Hâlâ duyuluyor. Azalıyor ama yine de duyuluyor.” İsyan

YANIK KOKUSU: “Kış bitip bahara evrilirken, dışarıda usul usul bir yağmur yağarken çıktı geldi Ali, bacağının tekiyle. Postalın içinde uçtu gitti, gördüm, dedi. Görmüş, postalın içinde uçup gitmiş Ai’nin ayağı. Acı duymamış Ali, yanık kokusu duymuş. Bedenim çok ağır, konuşturma beni, dedi. Konuşturmadım. Sustum. Sustuk.” Ali’nin Gözleri

ZAMAN: “Ben, babamın gözlerinde kaybettim cesaretimi. Onun suskunluğunda mühürlendi zaman.” Koparmabeni

(*) Mübarek Kadınlar

Gülda Şahin
İpekli Mendil Yazarı

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s