İpekli Mendil Öykü Bahçesinde ve Kütüphanesinde

Hüsne ve Mehmet (Tutar) Hocalarla 2012 yılında, kültürel bir etkinlik için gittiğim Antakya’da tanışmış, çok uzun boylu olmasa da sohbet etmiştik. Yanlış hatırlamıyorsam, Mehmet Hoca söze Ahmet Büke’nin bir öyküsüyle girmiş, o öyküden ne kadar çok etkilendiğinden söz etmişti. Peşinden de edebiyat öğretmeni olduğunu söylemişti. Ahmet Büke’nin öykülerini okuyan, seven iki öğretmenle tanışmak şaşırtıcı ve bir o kadar da sevindirici olmuştu benim için. Kısa sayılacak sohbetimizde sevdiğimiz öykücülerden, edebiyat derslerinde öğrencilere öykü okumayı sevdirmek için neler yapılabileceğinden vs konuşmuştuk. “Sizi de bir gün çağırmak isteriz okulumuza; çağırsak gelir misiniz?” diye sorduklarında ikiletmeden gelebileceğimi söylemiştim.

ipekli-mendil-kutuphanesi3

Behçet Çelik ve Mehmet Tutar

Ertesi yıl Adana’da Çukurova Kitap Fuarında karşılaştığımızda birbirini çoktandır tanıyan ama epeydir görüşmemiş dostlar gibi sevindik. Mehmet Hoca’nın kendisiyle değilse de ismiyle daha sonra da karşılaştım. Onun çalıştığı okuldaki İpekli Mendil Kütüphanesinden yanılmıyorsam sosyal medya aracılığıyla, Yekta Kopan’ın paylaşım ve yazılarıyla haberdar olduğumda çok sevinmiştim. En sevdiğim öykü kitabı adlarından biridir Ev Ona Yakıştı. Memduh Şevket Esendal’ın 1970’lerde Dost Yayınlarından çıkan iki ciltlik öykü derlemelerinden birinin adıdır (öbürü de Temiz Sevgiler’dir, ama nedense sonraki edisyonlarda derlemelerden hiçbirine bu isimler verilmemiştir). Tanışır tanışmaz öykü üzerine sohbet ettiğimiz, sevdiğimiz yazar ve kitapların bir hayli örtüştüğü öğretmenin okulunda İpekli Mendil Kütüphanesinin açıldığını öğrendiğimde, “Kütüphane ona yakıştı,” demiştim içimden. Yekta’nın Antakyalı bir öğretmeni anlattığı “Öğretmen” öyküsünü okuduğumda da Mehmet Hoca’yı hatırlayıp anmıştım. Bana sorulmasından pek hazzetmediğim bir sorudur: Bu öykünün arka planında ne var? Ne kadarı gerçek, ne kadarı kurmaca? Bu gibi soruların tam bir yanıtı olmadığını bildiğim halde bu kez de ben merak etmiştim.

Geçen senenin başında Ahmet Büke’nin Narlıca Anadolu Lisesi’ndeki İpekli Mendil Kütüphanesine çağrıldığını İpekli Mendil’in blogunda okuduğumda yeniden hatırladım Mehmet Hoca’yı. Ahmet’in bu ziyaretten pek memnun kaldığı yazdıklarından anlaşılıyordu, Mehmet Hoca’yla öğrencilerinin de memnun kaldıklarından emindim. Ahmet’in izlenimlerini okurken bir gün beni de çağıracaklarından söz ettiklerini hatırlayıp çağırırlar mı sahiden diye içimden geçirdiğimi itiraf etmeliyim.

Nitekim çağırdılar, üstelik bu kez bir de İpekli Mendil Öykü Bahçesinden söz ettiler. İpekli Mendil Kütüphanesinin yanı sıra orada da etkinlik düzenleyeceklerini söylediler. Onu atlamışım, Mehmet Hoca’yla konuştuktan sonra internetten bakıp öğrendim. Hüsne Hoca’nın öğretmenlik yaptığı Sümerler Ortaokulundaki havalandırma boşluğu elde geçirilip düzenlemiş ve öğrencilerin kitap okuyabildikleri kitaplığı olan bir bahçe haline getirilmiş.

İlk gün sabah ve öğleden sonra Sümerler Ortaokulundaki öğrencilerle sohbet ettik. Okullara çağrıldığımda aklım, ister istemez, kendi öğrenciliğime gider. Adana’nın iyi okullarından biri olarak bilindiği halde yedi yıl boyunca bir günden bir güne böylesi bir edebiyat etkinliği olmamıştı okulumuzda. Olsaydı, o etkinliğe sevdiğim yazarlardan biri çağrılsaydı neler hissederdim diye düşünürüm. Neler sorardım? Böyle bir buluşmanın üzerimde nasıl etkileri olurdu? Tabii, peşinden davetli olarak katıldığım etkinliklerin ileride oradaki öğrenciler üzerinde bir etkisi olup olmayacağını merak ederim.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bir dolu soru sordular, yanıtlamaya çalıştım, cıvıl cıvıldılar. Çok içten, içlerinden geldiği gibi, sözü dolandırmadan sordular sorularını. Öğrencilerin öğretmen ve idarecilerle ilişkilerinde de saygılı bir içtenlik olduğu dikkatimi çekti orada. Kendi o yaşlarımla karşılaştırma yapmaya ayarlı zihnim doğrusu otuz beş yıl öncesinden benzer sahneler bulamadı pek. “Bizim zamanımızda böyle değildi” demeye pek yatkınızdır ve bunu daha çok geçmişi güzelleyen, bugünü eleştiren bir tonda söyleriz, ama bu kez tam tersi bir tonda yazıyorum. Bu arada ilk etkinliğe gelip baştan sona izleyen okul müdürü Uğur Yurttagül’ün ve müdür yardımcılarının konukseverliklerinden de söz etmeden geçmemeliyim. İki ayrı etkinlik olunca gün boyu okuldaydım neredeyse, kısa sürede orada bir yabancı, bir davetli değilmişim, içlerinden biriymişim gibi hissettim kendimi.

İpekli Mendil Öykü Bahçesini ise ne yazık ki ancak pencereden bakarak görebildim, yağmurun şiddeti benim okulda olduğum saatlerde hiç azalmadı. Bahçeyle ilgili aklımda en çok sabahki etkinliğin ertesinde yanıma gelen öğrencinin, “Öykü Bahçemizi gördünüz mü?” diye soruşu kaldı, “Mutlaka görmelisiniz,” diye tembih edişi. Sözlerinden, bakışlarından bahçenin düzenlenmesinde ya da işleyişinde emeği olduğu ve bununla gurur duyduğu anlaşılıyordu.

Ertesi sabah Mehmet Hoca’yla Narlıca Anadolu Lisesine gittik, önce İpekli Mendil Kütüphanesine uğradık. İki duvarı kitaplarla dolu büyükçe bir sınıftı burası, duvarlarda sayısız yazarın fotoğrafı asılıydı. Toplantı saatine kadar kütüphanedeki öğrencilerle sohbet ettik. Buradaki sohbetimiz okulun toplantı salonun yaptığımız sohbetten daha içtendi. Sanırım kürsü ve sahne olmamasından ötürü böyleydi, belki biraz da kütüphanede öğrencilerin kendilerini “deplasmanda” görmemelerinden, onların alanındaydık. Söz arasında bir yazarın ismini andığımda Mehmet Hoca ya da öğrencilerden biri, ya “Kütüphanemizde onun da kitabı var,” dediler gururla, ya da hemen not aldılar. Sohbetimiz sırasında Raymond Carver’ın da adı geçmişti. Kütüphaneden ayrılırken bir öğrencinin raflardan Lütfen Sessiz Olur musun Lütfen?’i çıkarıp okumaya başladığını gördüğümde kütüphanelerin, kitaba kolayca ve ücretsiz erişimin çocuklar ve gençler için ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anladım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Lise birinci sınıf öğrencileriyle toplantı salonundaki sohbetimize okul müdürü Hüseyin Özdemir de katıldı. Bu gibi toplantılarda genellikle gençler biraz tutuk olur, soru sormaya, sohbete girmeye çekinirler, dilleri zamanla açılır. Orada da öyle oldu, kimse soru sormayınca ilk soru müdür beyden geldi. Öğrencilerin de merak ettiği bir şeydi sorduğu, bu soru başka sorulara yol açtı. Kendi lise yıllarımla onlarınkini zihnimde karşılaştırıp durduğumu bilirlermiş gibi en çok bunu sordular, onların yaşlarındayken neler okuduğumu, bir şeyler yazmaya neden ve nasıl başladığımı. Dilim döndüğünce, hatırladığımca anlatmaya çalıştım.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Sümerler Ortaokulu ve Narlıca Anadolu Lisesindeki etkinliklerin dışındaki saatlerde de Hüsne Hoca ve Mehmet Hoca’yla uzun uzun sohbet ettik. Her ikisi de üniversiteyi Adana’da okumuşlar, ortak tanıdıklarımız çıktı, onları andık, Mehmet Hoca’yla yaşıt olduğumuz için birbirimize bazı şeyleri uzun uzadıya anlatmamız gerekmedi. Gözleri parlayarak hayatlarında edebiyatın ve kitapların neleri, nasıl değiştirdiğini anlattı her ikisi de, onları dinlerken öğrencilere edebiyatı ve kitap okumayı sevdirmeyi neden bu kadar çok istediklerini ve bunun için bunca emek verdiklerini daha iyi kavradım.

Antakya’daydık sonuçta, bol bol da yiyip içtik tabii.

Behçet Çelik

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s