Başar Başarır – Yazarların Günlük Ritüelleri

Basar Basarır

Yazıyla geçen bir gününüz nasıl geçer? Nasıl programlarsınız?

Plan filan yok. Program da yok. Genellikle gece çalışırım, gündüz değil. Mutlak sessizlik ve sükûnet ararım. Ahali yatar, el ayak çekilir, ben yazmaya çökerim. İşimle baş başa kalırım. Kendimden geçer, gücüm bitene kadar debelenir dururum.

Çalışırken olmazsa olmaz ritüelleriniz var mı? Varsa nelerdir?

Ritüel denemez ama, yukarıda da bahsettiğim gibi karanlığı ve durgunluğu ararım. Zaten kırk yılda bir yazılıyor, bir de onun sapı bunun çöpü denmemeli. Akarken doldurmalı. Pazarlığı fazla sıkı tutarsan, sahip olduğun başka şeyleri de kaybedersin. Benim bakışım bu.

Müzik dinleyerek çalışabilir misiniz? En çok ne dinlersiniz?

Bazen müzik olur, bazen olmaz. Keyfi bilir, ben takılmam. Unutuyorum zaten çalışırken. Son dönemde biraz İtalyanca’ya taktım. Fabrizio De Andre dinliyorum. Mana ehline şiddetle tavsiye ederim.

Çalışmaya kâğıt kalemle mi başlarsınız yoksa bilgisayarda mı yazıyorsunuz?basar basarır1

C şıkkı efendim. Çalışmaya, ayıptır söylemesi, cep telefonuyla başlıyorum artık. Bütün notlarımı telefonda tutuyorum. Daima yanımda olan bir tek o kaldı. Cebimde, başucumda, masamda, hep kıçımın dibinde… Yolda, işte, yatakta. Aramız fena değil anlayacağınız. Dilsiz uşak, havalı kâhya, atarlı ergen benim telefonum. Çok öterse sesini kısıyorum, nokta. İçimi oraya döküyorum artık. Ferah olmuyor ama rahat oluyor. Arada bir (belirsiz aralıklarla) yazdıklarımı bulut üzerinden kendimle paylaşıp, geniş ekranda bakla büyüklüğündeki hurufatla düzenleyip, bir ileri iki geri gönderip duruyorum. Yazacağım diye sürekli kendime e-posta atıyorum. Sonra attıklarımı unutup, ekranda belirince seviniyorum. Vay ne güzel yazmışım, diye. Bazen de bütün mesajı çöp tenekesine yolluyorum. Kısacası kendim olmayan bir Başar ile mektuplaşıyoruz. Herife uyuz olmaya başladım, o ayrı. Aklına gelen her şeyi bana yazıyor, benim sanki işim gücüm yok, onun çalakalem karaladığı deli saçması şeyleri ayıklamakla zaman kaybediyorum. Ama başka çare de yok. Kendi el yazımı okuyamaz oldum. Ne kalem işliyor ne de göz görüyor bu saatte.

İlham gerçekte var mı? Varsa sizinki nasıl geliyor?

İlham varsa da gelen bir şey değil. İlham sadece giden bir şey. Kuruyup kalırsın. Yazamaz, düşünemez olursun. Yazar tutulması ay çarpmasından beter bir şey. Evlerden, kütüphanelerden, yazı masalarından ırak! Yazmaya nasıl başlanır o zaman? Bir sinyal geliyor elbette. İlham (ve bu hassas bağlamda perisi) narin, incelikli bir şey olarak düşlenir, değil mi? Bana gelen çok daha kaba, güçlü, sert bir şey. Bir değnek dokunmasıyla kutsanmak değil de, bir meşe sopasıyla dürtülme gibi. Odunu kafaya yedin mi beynin döner ya, öyle işte. Mevsim dönümlerinde olur. Dışarısı sıcak, içerisi serin gelir. Olduğun yerde duramazsın, kendi hacmine dolamazsın. Yazma arzusunun dürtüye dönüştüğü, o dürtünün de nihayet fiiliyata geçmeye başladığı merhaleden söz ediyorum. Kendimden kurtulma, üzerimde bir kaç beden büyük, üstelik de biçimsiz bir elbise gibi taşıdığım insanlığımı geride bırakıp, başka bir boyuta doğru yükselme anı. Olimpos dağlarındaki yayla tipi bahçe dublekslerinden birine taşınma, orada Hades ve Poseidon ile laklak edip, ikisi de yerine göre matrak şahsiyetlerdir, mühim konularda fikir yürütme devri. Faniliği son sınıftan terk. Hülasa, ilham gerçekten varsa ve geliyorsa, bunu benden saklamasını çok iyi başarıyor.

Bir fikrin iyi olup olmadığını nasıl anlarsınız?

Pek anlamam. Çok aldırmam da. Hayatta arkadaş var, daha mühimi eş var. Ona ve onlara danışırım. Madem sordun, otur adam gibi dinle verilen cevapları, değil mi? Yok, ben öyle yapmam. Daha baştan inadım inat, kıçım iki kanattır. Bu zihin açıklığıyla (!) söylenenleri hemen daima kös dinlerim. Kulak arkası ederim. İtiraz zaten göbek adım. Bildiğimi okuyacağımı söylerim. İddiaya bile girerim. Ama sonra bir bakarım ki yine kuzu kuzu söz dinlemişim. Açılan yola dalmışım. İnsan nedir efendim? İnsan, tükürdüğünü yalayabilen, sonra da bunun tiksinç bir şey olduğunu savunan iki yüzlü, iki ayaklı, iki kulaklı, çiğ sütten yapılma bir tatlıdır. Tatlılardan insan.

Basar Basarir
Dönüp dönüp okuduğunuz şairler yazarlar kimler?

Nerede o şans. Dönecek vakit mi kaldı. Bu bisiklet ileri gidecek, gidemezse devrilip kalacak, Mao’nun dediği gibi. Gönlümde yeri ayrı olanlar derseniz, Feyyaz Karacan, Fikret Ürgüp, elbette Tanpınar, Oğuz Atay, Hilmi Yavuz, Edip Cansever, Turgut Uyar, Nazım Hikmet, ama neşe için Fahri Celal Göktulga, Faruk Nafiz Çamlıbel. Ayrıca Kurt Vonnegut, Emile Ajar olmayan Romain Gary, Boris Vian, Borges. Şimdilerde Hasan Ali Toptaş, Nermin Yıldırım, İsmail Güzelsoy. E daha ne.

En sevdiğiniz öykü/öyküler/öykücüler hangisi?

Lütfen ama. Ne güzel sohbet ediyorduk şurada. Bu soruyu sorulmamış kabul ediyorum efendim.

Şu an ne okuyorsunuz?

Şule Gürbüz’den “Öyle miymiş.” Bu bağlamda okuyan yazan herkese -min gayri haddin- bir tavsiye: Kitapyurdu sitesinde “Yazarlar Ne Okuyor” diye bir bölüm var. Sitenin dibine gizlemişler gerçi, ama arayan buluyor. Orada bir bölük yazı insanı her ay ne okuyorsa paylaşıyorlar. Bir çeşit ihbar. Ben de bir müddettir katılıyorum bu ihbara. Ayda bir tekmil veriyorum, tabii onlar sordukça. Takip etmek, katılmak, hatta yaygınlaştırmak iyi olmaz mı?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s