Doğan Yarıcı – Yazarların Günlük Ritüelleri

Yazıyla geçen bir gününüz nasıl geçer? Nasıl programlarsınız?

Hayatımı fikir bularak, problem çözerek, sonuçta “yazarak” kazanıyorum. Benden çok daha zor şartlarda üretmiş ve üreten insanlar var, yakınmam yakışık almaz ama en büyük dileğim bir gün gelip de sabahtan akşama, aylarca, hiç bölünmeden, geçinmek için başka “işler” yapmak zorunda kalmadan, zamanımın bütününü okumak ve yazmak için kullanmak. Yazmak için yaşamak isterdim, salt kendim için yazmaya çalışmak.

dogan yarıcı 1

Fotoğraf: Murat Şaka

Diyelim, bu dileğim alın yazım olmuştu, el yazım böyle mi olurdu, onu da bilmiyorum açıkçası. Neyse ki, zamanında bana ne olduysa artık, yazmadan yapamıyorum. Ancak, it beni çek kendine bir ilişki bizimki. Hâlâ korkutucu, ürkütücü bir edim benim için yazmak. Sular seller gibi yazdığımı hiç anımsamıyorum. Bazen kendimi kaptırmış giderken yakalıyorum, kalemi bırakıyorum elimden, belli ki bir sorun var, durmam, bakmam, metnin beni, benim beni ele geçirip geçirmediğini anlamam gerek.

Okumak, araştırmak, izlemek, düşlemek, tasarlamak, kurgulamak, fikri ya da metni kafamın içinde evirip çevirmek benim için en keyifli zamanlar. Yazmaksa ıstırap, azap, büyük kâbus. Yaşama kafa tuttuğum ve ona ucundan tutunduğumu sandığım bir ara zaman. Yaptığıma hiç pişman olmadığım, sonuç bana karşın iyiyse sonrasında kendimi iyi duyumsadığım.

Çalışırken olmazsa olmaz ritüelleriniz var mı? Varsa nelerdir?

Yazıyla geçen kesintisiz bir, dahası birkaç günüm olabiliyorsa, vay bana vaylar sana! Çalkantılı zaman. Çalıntıdır bu zaman… Eşinizden çocuğunuzdan, dostlarınızdan, iş arkadaşlarınızdan, gündelik yaşamdan. Hayat hariç geriye kalan herkes çok anlayışlı, sağ olsunlar. Eşim ve oğlumuz “yazı sponsorlarım” diyebilirim, bana o zamanı karşılıksız armağan ediyorlar, olmadı yaratıyorlar. Onlar sorun etmese de, sevdiğin insanları böylesi bir tutku uğruna ihmal etmek üzücü. Boş işler. Şu geçici gördüğümüz hayatsa çok daha kalıcı belki. Acımasız da, belli.

Bana ne oluyorsa, çözebilmiş değilim, toplumsal bir gelişme, şu ülke gündemi, az gittiğim uz gidemediğim yazı yolumla hiçbir ilişkisi yokken hem de, bir anda kırıyor kalemimi. Yazıya otursam da bir türlü olmuyor, kaçamıyorum şu yaşadıklarımızdan, ne yaparsam yapayım kayıtsız kalamıyorum. Yazar elbette çağına tanıklık etmek zorunda, bunu o gün yazıya dökmek zorunda değil ama. Günü gelmeden günü yazamadığım için de bu döngüyü verime çeviremiyorum. Gün gelecek bugünün karşılığını elbet misliyle vereceğimdir. Hep böyle oldu bana, böyle de olmak durumunda. O son günün günü gelemeyecek elbette ki. Çıkmaz bu.

Az uykuyla yetinebiliyorum, uykusuz da yaşayabiliyorum. En verimli saatler gece ve sabaha karşı. Yorgunluk, kendini hırpalama, zorlayıp tüketme ve varsa sonuç. Uykudan uyandığımdaysa aymalar, şaşmalar. Diyelim, üç günlük kesintisiz bir çalışma fırsatı bulmuşum, o zaman gece gündüz birbirine karışıyor, araya giren kısa ve olabiliyorsa kaliteli uykunun üzerine âdeta ve âdi süratli yürümek iyi geliyor. Yürürken düşünme, tartma, hava değişikliği, adrenalin gibi bünyeye yararlı falan filan şeyler oluyor. Su hep masada, çay ve kahve molalarda.

Yazmanın ağırlığını hafifletmek için yaptıklarıma ritüel diyebiliriz belki. (Yazmaya direnmek için ürettiğimiz bahanelerin toplamı ayrı bir zaman dilimi.) İşyerinde kendime yazmam uygun değil, yapamam. Birkaç yıl önce evde yine elverişli bir çalışma odam oldu, Evreşe yolları dar, pek de güzel oldu çok da güzel oldu. Öncesinde sağda solda sürterdim, el ayak çekilince çalışırdım.

Hâlâ bazı zamanlar odamdan uzaklaşıyorum, gider sığınağımda kapanırım, sözcükler ve dogan yaricitalaş birbirine karışır. Şimdi bakıyorum da, ben masada yazabiliyorum. Bir roman yazmak için masa yapmışlığım var, neyse ki ikisi de bitti ve ayaktalar. Kitapların çoğunu da masada okuyabiliyorum. Tünediğim, yayıldığım, hatta uyukladığım, üzerinde uzun saatler yaşadığım koltuğumun benden neler çektiğini varsın kendi anlatsın.

Yazmaya durmak iyi de, yazmaya oturmak hâlâ binbir takla. Kendini her şeyinle hazır duyumsadığında masaya buyurmak ve oradan yenilmeden kalkmak. Her zaman olmuyor fakat. Masa hâlâ sınav.

Müzik dinleyerek çalışabilir misiniz? En çok ne dinlersiniz?

Müziksiz asla olmaz! Hem bilgisayarımda hem de Spotify’da “yaz-oku” dosyalarım var, orada yıllar içinde bir araya getirdiğim, tekrara düşmeden günlerce dinleyebileceğim sayıda müziğim var. Uygun bir parça yakalarsam, hemen bu listeye eklenir. Konuya, metne göre değişebiliyorlar. Caz, world, deneysel ve klasik müzik başta, odaklanmamı engellemeyecek, genellikle sözsüz ancak derin sesli, hemen her türden derlediğim parçalar bunlar. Fakat ne bilinç üstüne çıkacaklar ne de altına sızacaklar. Bu konuda tek ayrıcalıklı adamım Stephan Micus. Ona her şey serbest, kendisine pek çok metin, birçok kitap borçluyum. Bildim bileli yoldaşımdır, mayıs ayında İstanbul’da konseri var, canlı olarak ve başkalarıyla birlikte ilk kez dinleyeceğim.

Çalışmaya kâğıt kalemle mi başlarsınız yoksa bilgisayarda mı yazıyorsunuz?

Kâğıt ve kalemsiz hiç olmaz! Samanlı kâğıt olacak, defter de öyle. İnce uçlu kalem. Önceleri (lacivert değil!) koyu mavi renk mürekkepli dolmakalemle ve matbaadan kestirdiğim en az 90 gramlık (Meteksan) dönüşümlü sarı kâğıt olmazsa olmazımdı. Aman da ne önemliydi! Oysa epey zamandır en ucuzundan Pilot V-5‘le yazabiliyorum, gökyüzü renginde olanıyla zaman içinde “ahbap” olduk, işinin hakkını veren şahsiyetli bir yol arkadaşıdır. Son gözdelerimse mor mürekkepli, iğne uçlu Uniball Signo 0.7 ve Stabilo Bl@ck Fine. Elbette dolmakalemin yeri bambaşka, Sheaffer. Kâğıt hâlâ samanlı olacak, başka türlüsü mümkün değil.

Şimdi bunların (takıntıların?) hepsi bir kenara, yaş ilerledikçe gördüm ki azizim, yazmak için nitel istekler ve bahaneler azalıyor, niceller artıyor. (Filme çekilmiş 395 senaryosuyla Guinnes rekorlar kitabına giren Sefa Önal’a bir söyleşinde sormuşlardı, nasıl yazıyorsunuz? Yanıtı şuydu: “Kalemin ucuna pamuk sarıyorum, acıtmıyor.”)

Yıllar içinde gelişen bir itkiyle zaten eksilterek yazıyorum. Buna karşın çalıştığım metni mutlaka azaltmaya çalışarak ve yine kâğıda kalemle temize çekiyorum. Metni bilgisayara (f klavye!) aktardıysam altın makas çalışır. Yazar yazdığından fazlasını silebilmelidir bana göre. Yani hep ekside.

Bu kadar teknolojik gelişmede hâlâ Word programına mahkumuz ya, şaşıyorum! Yine de az gelişmiş nimetlerinden yararlanıyorum. Uzun anlatılarda örneğin, şu sözcüğü kaç kez kullanmışım, yakın düşmüşler mi, paragraf yapıları gibi kaygıları gidermek, onarımlar yapmak için işime yarıyor. Bilgisayarın olmadığı yıllarda daktilo kullanırken bu tür şeyler çok zaman alıyordu. Elbette daktilonun yeri bizim kuşakta başkadır, hürmetler.

İlham gerçekte var mı? Varsa sizinki nasıl geliyor?

Ben ona ilham demezdim, ne derdim onu da bilmiyorum. Bazen bir duygu, bazen bir fikir. Anlar, imler, imgelerle. Seslerde, eslerde, sessizlikte. Sezmekte ve görmekte. Enikonu koku ve korkular. Kimi zaman varlıktan, çoğu zaman yokluktan. Aramakla, kaybolmakla, yanılmakla.

Bir fikrin iyi olup olmadığını nasıl anlarsınız?

Karnımdan. Zaten -sanırım- karnımdan yazıyorum ben.

Dönüp dönüp okuduğunuz şairler yazarlar kimler? En sevdiğiniz öykü/öyküler/öykücüler hangisi?

Yazdıran yazarlardır onlar. Çok özeldirler. Üzgünüm, azdırlar. Sandığımızdan da çokturlar. Birini unutursan olmaz. Eski yeni başka şair ve yazarları keşfetmekten geri durmadan okunurlar. Bazı kitaplar da vardır böyle, yazarından bağımsız. Aklına düşer de okursun, özlersin de okursun, gelir burnunda tüter. ’50 kuşağı öykücülerini ve sevişip kakıştıkları şairlerin hemen hepsini sayarım. Ressamları da.

Çağdaşım Murat Yalçın‘ı, Faruk Duman‘ı, Faruk Ulay, Bora Abdo, Jale Sancak, Şule Gürbüz, İlhan Durusel, Necmi Zekâ, Seyhan Erözçelik, Murat Uyurkulak, Birgül Oğuz‘u (ve atladığım ya da henüz keşfedemediğim onlar “gibi“leri) pamuklara sararım. (O gibi’lerin her biri bam-başka gibi‘dir.) Şairler ve yazarlara yönetmenler de eklerim Béla Tarr, Víctor Erice, elbet Tarkovski. Kendi gibi olan, pek bir şeye değil hiçbir şeye benzemeyen, üstüne üstlük de acayip duran hiç ama hiçbir şeye kayıtsız kalamam.

Şu an ne okuyorsunuz?

Farklı türde kitapları eş zamanlı okuyorum. Çeşitli noktalara serpiştirilmiş kimi ağır aksak kimi hızında okunan kitaplar. Otobüs ve metro, başucu ve masa, hatta tuvalet.

Her gün en az iki saat: Kitabını hazırlamakla yükümlü olduğum, çok sevdiğim bir edebiyatçının gün gün günlüklerini okuyorum.

Ağır ağır, sindire sindire: Enis Batur’dan Yanık Divan. Emrah Yolcu’dan Karabakı. Ahmet Güntan’ın Tam O Sırada’sı. Necmi Zekâ’nın Nasıllar’ı. Yıldırım Arıcı’nın Ara’sı.

Bakındığım: YKY’nin salı toplantıları kitabı Müzeler İçin Düş Bilançosu. Özyurdunda Yabancı Olmak, Demir Özlü-Ferit Edgü mektuplaşmaları.

Elimden bir türlü bırakamadığım, kitaplığa koyamadığım: Sarkis Seropyan’ın çevirip derlediği Aşiq û Maşûq kitabı. Dilek Başak’ın temiz çevirisiyle Erlend Loe, Doppler.

Karış karış karıştırdıklarım: Dimitrios Kalumenos’un Objektifinden 6/7 Eylül 1955 anlatı albümü, Fazlullah Hurûfî’nin Arşnâme’si, Osman Güldemir’den Kitabüt Tabbahin kitabı.

Murat Yalçın’ın Pera Mera’sı ve Jale Sancak’ın Belki Yarın’ıysa ikinci tur okumada, hep yanımda.

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s