Nurdan Beşergil – Yazarların Günlük Ritüelleri

nurdan besergil

Yazıyla geçen bir gününüzü nasıl programlarsınız?

Geç yattığım için güne geç başlıyorum. Her gün düzenli olarak yazının başında oturmaya, elimde mutlaka ilgi isteyen bir fikir bulundurmaya özen gösteriyorum. Yazıda memnun kaldığım bir akışı yakalamanın keşfettiğim bir formülü henüz yok. Koyu bir yoğunlaşmanın ya da uzun bir ara verip özlemenin mutlaka işe yaradığını söyleyemem. Yazmaya, çizmeye, bestelemeye, sahnelenmeye kalkan herkes, kendi kendinin patronu olmaya soyunmuş demektir ve bu da aslında pek hoş bir şey değildir. Kendine aferin dediğinde bunun teşvik mi gerçek mi olduğunu ayırt etmen, kendini payladığında nedenini doğru anlaman, patronun olarak kendinin ne istediğini, ne bildiğini, ne yapabileceğini saptayabilmen gerekir. Ayrıca ne kadar çok çalışırsan çalış kendine bir maaş çeki de yazamazsın.

Her gün bir gün önce yazdıklarımı okuyarak başlıyorum. Düzeltmeleri yapıyorum, yeniden yazmak gerekiyorsa daha da önce yazdıklarıma göz atıyorum. Sözcüklerin bir anlamı vardır ama sözcüklerden oluşan cümlenin, anlamın yanısıra bir yönü, şiddeti, anlama etki eden bir sesi olur. Bu yüzden her cümle bir sonraki cümleyi etkiler, bir sonraki cümleyle ilgili bir beklenti yaratır. Bir cümle doğru olsa da yetersiz olabilir. Bu da peşinden gelen her cümleyi etkileyeceği için patlak lastikle seyahat etmeye benzer. Çalışma gününe lastikleri kontrol ederek başlarım.

Çalışırken olmazsa olmaz ritüelleriniz var mı? Varsa nelerdir? Müzik dinleyerek çalışabilir misiniz? En çok ne dinlersiniz?

Mutlaka müzik dinlerim; başka seslerin dikkatimi dağıtmasını engelliyor. Gerçi buna müzik dinlemek denmez; duyarım ama tam anlamıyla dinlemem. Aynı albüm ya da liste döne döne çalar. Kulağım şarkılarla bir dostluk kurmaya başlar ve sırayı bile bozmadan aynısını yeniden, yeniden, yeniden duymak ister. Böylece bir kalıp oluşur. Yazarken ihtiyaç duyduğum tempoyu yakalayabilmek için yardım eder.

Çalışırken Türkçe sözlü hiçbir şey dinleyemem. Döne döne dinlemekten artık başım döndüğünde, ki bu iki ilâ altı ay gibi bir zaman olabilir, gözde müzisyen ya da albüm şirketinin başka çalışmalarına geçiş yaparım.

Elimin altında kahve olmasına da dikkat ederim. Varlığını unuttuğun için genelde buz gibidir.

nurdan besergil1Çalışmaya kâğıt kalemle mi başlarsınız yoksa bilgisayarda mı yazıyorsunuz?

Bilgisayarın başındayken kafam hiç çalışmıyor. Ayrıca kâğıt kaleme saplantılı derecede ilgi duyuyorum. Asla kalemin kapağını arkasına takarak yazmam, çünkü böyle yapmak kalemin dengesini bozar. Kapağın cebe takma kancasını parmağımla kanırtmam ve kalemlerin kapağını kapamayı ihmal etmem. El yazımı bazen kendim bile okuyamasam da doldurduğum defterleri saklıyorum. Sayfalar her yere girip çıkan oklar, karalamalar, başka sayfalara gönderen yıldızlar, hareket ettiremediğim için hayıflanıp yanına açıklama yazdığım çerçevelerle dolu. Bazen bu defter ve kâğıtlara bakıp yazdıklarımın çoğunun üstünü çizip attığımı görüyorum. Cümlenin üstünü çizip ya da sayfaya büyük bir çarpı çekip kesip attığımda üzüntü duymayı bıraktım; bir arkadaşım, sen kestikçe daha gür çıkar, demişti.

İlham gerçekte var mı? Varsa sizinki nasıl geliyor?

İlham elbette var. Stephen King, On Writing (Türkçeye, Yazma Sanatı, olarak çevrilmişti) adlı kitabında, ilhamın aksi bir ihtiyar olduğunu, ne zaman geleceğini kimsenin bilmediğini, bu yüzden de geldiğinde onu karşılayabilmek için her daim çalışmanın başında olmak gerektiğini söylüyor.

Bence durum bu kadar romantik değil. İlham beynin bir çalışma biçimi: En az eforu harcayarak en yüksek verimi aldığın bir düşünce seviyesi. Duygusal zekâ üstüne çalışanlar beyinin bilinç akışı dedikleri bir işleyişe girdiğini, ilhamın bir ayrıcalık değil biyolojik bir evre olduğunu söylüyor. Yani durum esin perileriyle değil gri hücrelerle ilgili olabilir.


nurdan besergil2Bir fikrin iyi olup olmadığını nasıl anlarsınız?

Bir fikrin iyi olup olmadığını anlamak gittikçe kolaylaşıyor fakat iyi bir fikir bulmak gittikçe zorlaşıyor. Bir fikrin iyi olup olmadığı, o fikirle değil o fikri nasıl ifade ettiğinle ilgilidir. Her şey yazmaya lâyıktır. Fakat fikir ve ifade şekli arasında hem mecburiyet hem isyan sayılabilecek bir gereklilik vardır. Fikir ve ifade birbirini şekillendirir. Sanırım bir fikrin iyi olup olmaması onu ifade edebilme bilgi ve yeteneğine sahip olup olmamanla ilgili. İyi bir fikir onu yazmaya kalkan herkes için iyi bir fikir değildir. Kendi kendinin patronu olmak burada da bir meseleye dönüşüyor; patron ve işçi olarak değerlendirmek ve uygulamak zorunda olduğun çetin bir konu var: Bir metinden ne bekliyorsun? Fikir ve ifade arasındaki uzlaşmayı ancak bu sorunun cevabı kurabilir ve bu uzlaşma sayesinde bir fikrin iyi olup olmaması sorun olmaktan çıkar.

En iyi fikir, altından kalkabileceğin ve altından kalkabildiğin taktirde ortaya çıkacak metnin beklentilerini karşılayabileceğine inandığın fikirdir.

Dönüp dönüp okuduğunuz şairler yazarlar kimler?

Thomas Bernhard dışında kimse yok. Gülüşün ve Unutuşun Kitabı (Milan Kundera) ve Kraliyet Doktorunun Ziyareti (Per Olov Enquist)’ni de iki kere okudum.

En sevdiğiniz öykü/öyküler/öykücüler hangisi?

Böyle listeler hep eksik kalır ama birkaç isim vereyim; Onat Kutlar, Yaşar Kemal, Kenan Biberci, Sinan Sülün, Hakkı İnanç.

Şu an ne okuyorsunuz?

Ru (Kim Thúy)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s