Haz – Adnan Binyazar

HAZ: “Bir gün altın sarısı bir arı, varoluşunun ilk konuğu gibi, gelip yanına kondu. Yeryüzünde senin de bir yerinin olduğunun kanıtıydı bu. Arının iç açıcı vızıltısını duyunca, kapını bacanı, dölyolunun milyonlarca gözeneğini açtın ona. Haz çağlayanlarının vızıltısını duyuyordun benliğinde. Acının güzele, sevince erdirmesi belki de buydu. Arı, vızıldadıkça, içinin özsularında onu besleyecek ne varsa, ayaklarına…

Çok yaşa Adnan Binyazar! Bin yaşa!

Antakya’da nefis yemeklerle bezeli bir rakı sofrasındayız. Konumuz edebiyat. Soframızın en genç üyesi sekiz yaşında. Sohbete katılacak kadar büyük, gösterdiğimiz sevgi gösterilerine utanacak kadar küçük. Birden sohbetin ortasında bir yerde “Ben yok’un ne demek olduğunu Adnan Binyazar’dan öğrendim,” diyor. Yok sarhoş filan değiliz, bu çocuk böyle. Yoksulluğu “Masalını Yitiren Dev”den öğrenmiş bir küçük adam. Yanaklarından…

Şairin Kedisi

“Bu kediyle yalnız başıma kaldım. İkimiz de kır ortasında kurumuş tavşanlara döndük! Adnan, Adnan, Adnan, her şey ne tez geçip gidiyor şu dünyada!..” Cahit Külebi’yi bir de Adnan Binyazar’dan dinleyin.

Taksim

Toplumların tarihine meydanlar not düşer. Taksim de tarihi ile adeta Türkiye’nin açık kütüphanesidir. Sevinçlerin, üzüntülerin, umutların, gösterişlerin, hak arayışlarının, anmaların, vaadlerin, hayal kırıklıklarının, ama en çok da tepkilerin ve meydan okumaların. İsmail Güzelsoy Taksim öyküsünde seneler önce yaşananları anlatır: “Hatırlarsanız, darbenin açıklandığı gece binlerce insan Taksim Alanı’nda toplanıp ellerinde meşalelerle sessiz bir gösteri yapmışlardı. Bu olayın hemen…